ÖZET
Türk-İslâm tarihinin büyük bir zaman dilimini oluşturan Osmanlı devletinin teşekkülünde ve gelişiminde önemli rolü olan tasavvuf, sadece dinî alanla alâkalı bir olgu olarak kalmamış, fikir, felsefe, mimarî, şiir ve mûsîkî, şehirlerin kuruluşu, başta olmak üzere bütün ilim ve güzel sanatlara uzanarak ilmî ve sosyal hayatla ilgili yönlendirmeler yapan bir düşünme ve yaşama tarzı olmuştur.
Osmanlılar balkanlar’a sufi paradıgmasını ön planda tutarak ilerlemişlerdir. Sufi paradigması kendi etkisini dinin sadece nazari yerleşmesinde değil aynı zamanda toplumsal hayatta ki görünüşlerinde de göstermiştir. Aslında Balkanlar’da şehirlerin kültür antropolojisi tasavvuf antropolojisinin bir devamı ve şekli yönüdür.
Osmanlı şehiri aslında bir insan-ı kamil anlayışının mekan dahilinde, yatay şekilde yer almasıdır.Sufî antropolojisinin tüm nazarî tecrübesi, kemale ve yüceliğe ulaşmış insan olan insan-ı kamil, evrensel ve ideal olan insan-ı kulli ve mutlak ve ruhanî olan insan-ı mutlak terkipleri ve ifadeleri etrafında toplanmıştır. İnsan-ı kâmil anlayışını mitolojik bir süreç olarak görmek yanlıştır[1], çünkü Kuran metninin bütünlüğü ve manasında insanın primordial ve evrensel karakteri zikredilmiştir. Insanda ki kemal anlayışı müslüman toplumun tüm yönlerine de aktarılmıştır.
Balkanlar’da osmanlı şehiri tüm bu karakteristikleri içinde barındırmaktadır.
Osmanlı döneminde Balkanlar’da şehirlerin kuruluşunda iki önemli husus göze çarpmaktadır:
1. Sivil toplum örgütü olarak tekkelerin kurulmasıyla atılan ilk şehirleşme tohumları ve
2. Devlet idaresinin yerleşmesiyle kurulan diğer dinî ve dünyevî yapılar: mescid, cami, hamam, imâret, bezistan, vs.
Anahtar kelımeler: Osmanlı, Balkanlar, şehir, sufi paradigması.
Kaynağını Kur’ân ve Sünnet’in ruhundan alıp Müslümanın gönül dünyasında manevî gelişmeyi hedefleyen İslâm tasavvufu kültürel zenginliğimizin önemli kaynaklarından biridir. Başlangıçta Ahmed Yesevî, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Şeyh Edebâli… gibi büyük sûfîlerin şahsiyetinde temsil edilmiş Türk tasavvuf düşüncesi daha sonraları gerek ortaya çıkan türlü akımları ve gerekse yetiştirdiği mütefekkir-mutasavvıflar açısından son derece zengin bir konuma sahiptir.
Türk-İslâm tarihinin büyük bir zaman dilimini oluşturan Osmanlı devletinin teşekkülünde ve gelişiminde önemli rolü olan tasavvuf, sadece dinî alanla alâkalı bir olgu olarak kalmamış, fikir, felsefe, mimarî, şiir ve mûsîkî, şehirlerin kuruluşu, başta olmak üzere bütün ilim ve güzel sanatlara uzanarak ilmî ve sosyal hayatla ilgili yönlendirmeler yapan bir düşünme ve yaşama tarzı olmuştur.
Osmanlı öncesi Balkanalar…
Balkan yarımadasının doğal ve coğrafî şartları nedeniyle yarımadada barınan devlet ve milletler Anadolu ve Orta Doğu ile bir taraftan, batıdaki devlet ve milletlerle diğer taraftan irtibatta olmuşlardır. Batıyı doğuya bağlayan en kısa karayolu Balkan yarımadasından geçer, Akdeniz’i de Orta Avrupa ülkeleriyle (Avusturya, Macaristan, Çekistan, Polonya) bağlayan denizyolu Adriyatik denizinden geçmektedir. Yapılan arkeolojik araştırmalar, Balkanlar ile Anadolu arasındaki kültür ve ticarî ilişkilerin çok eski devirlere dayandığını söylemektedir. Ortaya çıkan malzemeler bu ilişkinin 4-5 bin yıl öncesine kadar gittiğini göstermektedir.[2]
Milâttan önce 6.-5. asırlardan itibaren ise Akdeniz’den Adriyatik vasıtasıyla Orta Avrupa ülkelerine giden denizyolu önemli ölçüde ağırlık kazanmıştır. Akdeniz’den Venedik’e giden denizyolunda tâcirlerin ve yolcuların devamlı uğradığı iki liman vardı. Biri Dubrovnik limanı ki onun vasıtasıyla Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan ve Bosna Akdeniz ülkeleriyle ticarî ilişkilerini devam ettirmişlerdir. İkincisi de Arnavutluk’taki Durazzio (Dıraç) limanıdır. Durrazzio limanı Arnavut bölgelerini (Arnavutluk, Kosova, Çameria, Makedonya’nın bir bölümü) Akdeniz ülkeleriyle bağlamıştır. Zikredilen iki güzergâhın dışında bir de Ege denizin, Selanik limanından Vardar nehriyle Manastır ve Üsküp’ten geçerek batıya giden yol da doğudan batıya intikal eden kültür etkileşimde etkili olmuştur.
Zikredilen bütün bu nedenlerden dolayı Balkan ülkeleri çeşitli kültürlerin karışımı ile oluşmuştur. Doğuda Sâsânî devletinden gelen tâcirler, batıda Roma İmparatorluğundan gelen tâcirlerle Selanik’te karşılaşıyor, mallarını değiştiriyorlardı. Dünyanın değişik bölgelerinden gelen tâcirler yanlarında muhtelif zanaatçıları da getirmekteydiler ve bunların birçoğu da gittikleri yerlerde yerleşip kalıyordu. Aynı zamanda, batıdan gelen Roma kültürü ile doğuda Büyük İskender’in fetihlerinde karşılaştığı Hint, Sâsânî, Mezopotamya ve Anadolu kültürü Balkanlarda bir araya geldi. Bu kültür karışımının belirtileri Osmanlı öncesi Balkanlardaki kilise stillerinde, kiliselerin içindeki ikonoğrafyada, arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkan çeşitli süslü ev eşyalarında açıkça görülmektedir.[3] Bunun en belirgin misali Manastır şehrinin yanında arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkan eski Stobi şehridir. Stobi şehrinin amfisi eski Roma stilinde yapılırken, her kapının önünde taştan yapılmış Mezopotamya simgelerini taşıyan ikişer aslan yer almaktadır.[4]
Balkan yarımadasında yaşayan milletlerin genel anlamda İslâm diniyle tanışmaları ve bazılarının büyük ölçüde İslâm’ı kabul etmeleri Osmanlıların bu bölgelere gelmesiyle olmuştur, daha doğrusu XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren. Ancak Balkan yarımadasının ilk sakinleri İlirler ve V. asırdan başlayarak bölgeye yerleşen güney Slavlar, İslâm diniyle daha önceden de tanışmışlardır.[5] Slavlar’da İslâm dininin ilk izlerine Slavların henüz Balkan yarımadasına yerleşmeden önce, daha doğrusu Slavların henüz Hıristiyanlığı kabul etmeden, eski çoktanrı inançları döneminde rastlanmaktadır.[6] Eğer bu iddia doğru ise o zaman Hıristiyanlığın Balkan sakinleri arasında ortaya çıkışı İslâm’dan önce değildir. Balkan yarımadasına yerleşen birçok Slav kabilesi henüz Hıristiyanlığı kabul etmiş değildi, ancak Bizans’ın resmî dini haline gelmiş olan Hıristiyanlık güçlü ve geleneksel Bizans devlet kültürünün desteğiyle yeni yerleşen milletlere harp meydanında savaşı kaybetmiş olsa bile kültür ve medeniyet açısından galip gelmişti. Fakat Hıristiyanlığı kabul etmiş olsalar bile, din şemsiyesi altında yapılan birçok haksızlığa dayanamayıp birçok defa İlirlerin ve Slavların Müslüman Araplarla ittifaka girip Bizans’a karşı savaştıklarını tarihî vesikalar söylemektedir.
Binlerce Slav ve İlir asıllı Bizans askeri Arapların tarafına geçmiştir.840-841 yılında Adriyatik sahiline yapılan Müslüman akınları sonucu, sahilde bulunan bazı şehir-devletler Bizans egemenliğinden kurtulmuştur. Güney Slav tarihinin en eski kaynaklarından biri olan Pop Dukljanin’in Salnâme’sinde (Ljetopis) şöyle denilmektedir:
“O zamanlar Sicilya’dan birçok Arap (Saracen) gemisi göründü. Sahil şehirlerinin tamamını yıktılar.Latinler ise kaçarak Slavların kaldıkları tepelere yerleştiler.Daha sonraları Slavlar Latinlerin şehirlerine dönüp onları köleleştirdiler.”
İtalya’nın güneyine ve Sicilya’ya yerleşmiş olan Müslümanlar -tâcirler, zanaatçılar, sûfîler- değişik vesilelerle Dalmaçya’nın sahil şehirlerine gelip yerleşmişlerdir. Trogir şehrinde IX.veya X. asırda kilise kapısı önünde yapılmış “sırtında yük taşıyan Müslüman” heykeli bu ilişkinin var olduğunu söylemektedir. Endülüs’te Emevî devleti kurulduğunda askerlerin arasında birçok İlir ve Slav asıllı genç halîfenin ve yöneticilerin özel koruma görevinde bulunmuştur.[7]
Balkan yarımadası sakinleri ile Müslümanlar arasında ticarî ilişkiler de olmuştur.Adriyatik sahilinde Dubrovnik ve Durrazzio limanının bu konuda epeyce yardımcı olduğunu daha önce söylemiştik. Ticarî ilişkinin ileri boyutlarda olduğunu Bosna-Hersek’in, Arnavutluk’un ve Sırbistan’ın iç kesimindeki şehirlerinde bulunan ve VIII. ve IX. asra ait olan bazı madenî paralar da göstermektedir.[8]
Hıristiyanlığı kabul etmiş Balkan milletleri arasında İslâm dinini yaymaya çalışan kişilerin ve kitapların da olduğu, Papa Nicolae tarafından I. Bulgar kralı Boris Han’a gönderilmiş olan cevap niteliğindeki mektuptan anlaşılmaktadır. Mektupta şöyle denilmektedir:
“Siz milletinizin arasında Arapların dağıtmış oldukları dinsizlerin kitaplarıyla ne yapılmalı, diye soruyorsunuz. Onları yok etmek gerekir, çünkü Korintlilere gönderilen mektupta şöyle yazılıdır: “Kötü konuşmalar sağlıklı düşünceyi yıkar.” Zararlı ve dine karşı olduklarından onları ateşe atın.”[9]
İki ünlü Hıristiyan misyoneri olan Kiril ve Metodi’nin (IX. asır) tartışmalarını içeren Jitye isimli kitapta, onların birçok Müslüman âlimle yapmış oldukları tartışmalara yer verilmiştir.
Omiş[10] tarihinden bahseden Cronica di Slavonia kitabında, kiliselerdeki ikonoğrafyaya ve Hz. Îsâ’nın ilâh olduğuna karşı çıkıp, kiliseleri yıkmaya kalkışan gençlerden, özellikle Kaçiç kardeşlerden bahsedilmektedir. Ünlü klasik Hırvat tarihçi Lukareviç diyor ki, “Onlar (Kaçiç kardeşler) Muhammed’in dinine bulaşmıştı.”[11]
Fakat buna rağmen Balkan yarımadasına yerleşen ilk Müslüman ahali Araplar değil Türklerdir. Balkan yarımadasının ilk Müslüman sakinleri Selanik vilâyetine bağlı Vardar ovasına yerleşen Türk boylarıdır.[12] XI. asrın yarısından itibaren Balkanlara Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar yerleşmeye başlamıştır. 1050-1100 yılları arasında yazılmış olan Sırp, Bulgar kronikleri Türk boylarına karşı şiddetli kin ve nefret ifadeleri kullanmaktadırlar.[13]
Türk boylarının gelmesiyle Balkan yarımadasının beşerî coğrafyasında, özellikle Niş’ten kuzeye doğru Tuna nehrine kadar, değişmeler olmuştur. XI. ve XII. asırların seyahatnâme yazarları, bu bölgelerde “sünnet olmuş”, yerli halkla çok iyi uyum sağlayan, çadırlarda yaşayan boyların yerleştiğini söylemektedirler.[14]
Yılmaz Öztuna ise bu realiteyi şöyle ifade etmektedir:
“… Sonra Balkanlara, Karadeniz’in kuzeyinden, Oğuzlar, Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar geldi… Bu Türk kavimleri yarımadayı yıldırım gibi istilâ ettiler.Pek çok kültür unsuru bırakarak eriyip gittiler.Balkanlardaki sayısız ailenin Türk asıllı olduğu, soyadlarından bugün de anlaşılır. Türkçe binlerce coğrafya ismi bugün de Balkanlara hâkimdir… Balkan milletleri mûsîkîlerini, Türk mûsîkîsinden almışlardır… Türk mûsîkîsi makamları, usûlleri, bütün Balkan milletlerinde ve Macarlarda görülür. Balkan dilleri, Türkçe kelimelerle doludur…”[15]
Nihayet son devrede Osmanlı Türklerinin faaliyetleri söz konusudur. Osmanlılar ağır ama kararlı adımlarla ilerleyecek ve burayı “Rumeli” yaparak Devlet-i Âliyye’nin ayrılmaz bir parçası haline getirecektir.
Osmanlı şehiri ve sufi paradigması…
Osmanlılar balkanlar’a sufi paradıgmasını ön planda tutarak ilerlemişlerdir. Sufi paradigması kendi etkisini dinin sadece nazari yerleşmesinde değil aynı zamanda toplumsal hayatta ki görünüşlerinde de göstermiştir. Aslında Balkanlar’da şehirlerin kültür antropolojisi tasavvuf antropolojisinin bir devamı ve şekli yönüdür.
Osmanlı şehiri aslında bir insan-ı kamil anlayışının mekan dahilinde, yatay şekilde yer almasıdır.Sufî antropolojisinin tüm nazarî tecrübesi, kemale ve yüceliğe ulaşmış insan olan insan-ı kamil, evrensel ve ideal olan insan-ı kulli ve mutlak ve ruhanî olan insan-ı mutlak terkipleri ve ifadeleri etrafında toplanmıştır. İnsan-ı kâmil anlayışını mitolojik bir süreç olarak görmek yanlıştır[16], çünkü Kuran metninin bütünlüğü ve manasında insanın primordial ve evrensel karakteri zikredilmiştir. Insanda ki kemal anlayışı müslüman toplumun tüm yönlerine de aktarılmıştır.
Balkanlar’da osmanlı şehiri tüm bu karakteristikleri içinde barındırmaktadır. Kur’an insanı, ilahi hilkatın içerisinde kemalin ve güzelliğin birinci derecedeki örneği olarak tarıf etmekte, o aynı zamanda kendisinde maneviyatı ve maddiyati barındırabilen, mıkrokozmik ve makrokozmik eşkalın yoğunluk kazandığı obje, melekut ile şehadet alemini birbirine yaklaştıran bir varlıktır. Balkanlarda osmanlı şehiri, cami, tekke, hamam, kervansarayı ile budur.
İnsanın ruhani ve fiziki şahsiyeti Yaratıcı Kuvvet tarafından gelen hediyelerin yetkin bir şekilde kabul edicisididr. Biz insanı Allahın hiçten yaratmış olduğu bir varlık veya fuyuzat sonucu şehadet mertebesine inen bir zillullah olarak mı göreceğiz hiç önemli değil, o her açıdan Yaratıcı Kuvvetin kendi varlığını alem-i şehadete indirdiği ve esmâ ile sıfatını temsil ettirdiği karakterdir. İnsan karakteri ezelî ve ebedî olan nefha-i ilahiyyenin evrensel kabul edicisi olarak Allahu Tealanın doksan dokuz güzel isminin şehadet ve jografik anlamda objektifleşmesini sergilemektedir. Bundan dolayıdır ki tasavvuf literatüründe insan ilahi tecellilerin tezahür ettiği bir mekan olarak görünmüştür. İçinde bu vasıfları barındıran insan, epıstemolojik ve ontolojik yönden varlık cetvelinin varlıksal ve bilimsel kademelerini aşarak , Kainat kitabını (Lıber mundı) ve Vahyı (Liber revelatus) takip ederek kemal mertebelerine (scala perfectıonıs) ulaşır. İşte tasavvufun ortaya koymaya çalıştığı kemal insan tipi budur.
Bu kavram değişik kademe ve kapsamlarda ele alınabilir, ancak hepsinde de bu mukayese önemini korumaktadır. İnsan-ı kamil kendisinde Yedullah’ın bolca hibe ettiği hediyeleri kabul eden kamil bir fizikî ve manevî kabul edicisi olarak sufî antropolojisinde her zaman şahsiyetinde temsil edilen tecelliyât-ı ilâhiyye ile ön planda tutulmuştur. Bu tecelliyat sayesinde La teayyun mertebesine sahib olan Ruh-i ilâhî melekutî yönünü korutmakta ve insan karakterindeki yetkinlik sayesinde bu boyutun şehadet yansımasını sergilemektedir.[17]
Her insanın kendi şahsiyeti içerisinde bağımsız bir alem teşkil ettiği gibi o aynı zamanda sosyalleşmeye muhtaç olan bir varlıktır. Yani insanı toplum dışı bir varlık olarak görmek veya düşünmek mümkün değildir.
İnsan kapasiteinin bu inceliğini çok iyi kavrayan değişik tasavvuf akımlarına mensup şahıslar bir yandan insan ferdiyetine diğer taraftan da sosyal yönüne gereken önemi vererek şahıs ve toplumlara uygun bir anlayış sunmuştur.
Manevi ve dini otoritenin doğru dürüst oturmamış, maddî organizmaların da genellikle baskı ve zorbalığa dayandığı, Roma imparatorluğu ve Sırp krallığından devamlı işkence gören arnavut toplumu, boş ve tenha yerlere [18] yerleşen gezginci dervişlerin sundukları sistemi büyük ölçüde tercih etmişlerdir. Osmanlılar bu bölgelere yerleşmeden önce seyyah dervişler gelip bir taraftan İslam’ı anlatmış diğer taraftan da adaletsizlik pençesi altında yaşayan topluluklara alışkın olmadıkları alternatif bir hoşgörü anlayışı sunmuşlardır, yani askeri fetih olmadan önce bir anlamda gönül fethi olmuştur. Osmanlı buraya geldiğinde yerli halk psikolojik olarak bu fethe hazır hale getirilmiştir.[19]
İslam adına gönülleri fetheden dervişlerin oynadıkları rolün önemini günümüzde dahi yol kavşaklarında bulunan tekkelerin varlığı ile açıklamak mümkündür.[20]
Balkanlar’da İslâmiyet’in ilk tohumlarının tarîkatlar tarafından atılması, tasavvuf anlayışındaki derin insan sevgisi, yüksek hoşgörü ve karşılıksız hizmeti esas almalarından dolayıdır. Bu davranış siyâsî ve ideolojik depremler yaşayan halkın dikkatini çekmiştir. Genelde bütün tasavvuf akımları, ilkeleri itibariyle çok geniş ufuklu, insana sevgi ve saygıyı temel esas olarak almaktadırlar. Bu özellik ve tavırlar müslümanlarla hıristiyanlar arasında sevgi ve kaynaşma zemininin kurulmasında etkili olmuştur.[21]
Tekkelerin iktisadî ve sosyal alandaki faaliyetlerinde din, dil, ırk farkı gözetmemeleri halk tarafından epeyce rağbet görmelerine vesîle olmuştur. Dervişler, hangi dinin mensubu olursa olsun halkla karışıp kaynaşarak halk kitlelerini yönlendirmede önemli ölçüde başarılı olmuşlardır. Dervişlerin boş topraklarda kurdukları tekke ve zâviyelerin etrafında zamanla köyler oluşarak, buraları birer din, kültür ve sanat merkezleri haline gelmiştir. Genellikle bu tekke ve zâviyeler etrafında oluşan yerleşim birimleri kurucu dervişlerin adlarıyla veya Şeyhler Köyü[22], Dervişler Köyü[23], Tekke Mahallesi[24], Dedeköy[25] gibi isimlerle anılmaktadır. Bu bölgelerle ilgili bir nevi nüfus ve arazî istatistik defterleri olan tahrir defterlerinin verdiği bilgilere göre köylerde müslüman halkın yanı sıra gayrı müslimlerin de yerleşmesi ve zâviyelerdeki pek çok müridin Abdullah oğlu şeklinde kaydedilmiş olmasından dervişlerin arasında hıristiyanların da müslüman olarak müritler arasında yer aldığını göstermektedir.[26]
Faâliyetlerine bakıldığında bu şeyh ve dervişler sâdece derviş kimliği taşıyan din adamları değil, aynı zamanda toprağı işleyen, köy kuran, sanat ve ilim yapan şahıslar olarak da önümüze çıkmaktadırlar. Tekke ve zâviyelerin bu dönemlerdeki temel fonksiyonu boş topraklara yerleşip, ekip biçmek suretiyle buraları şenlendirmek, mamur etmek ve alınteriyle elde ettikleri bu mahsülü etrafındakilere dağıtmaktı. Böylece sevgi, şefkat ve saygıdan mahrum kalan geniş halk kitlelerine Allah sevgisisine dayalı bir insan sevgisi ile insanların kalbini İslâma ve tasavvuf düşüncesine ısındırmaya çalışmışlardır.
Dervişlerin kitlelere yönelik bu fonksiyonunun dışında bir de doğrudan şahıslara yönelik tasavvufun temel hedeflerinden olan insanın mânevî terbiyesi vardır. Bu mânevî terbiye netîcesinde insanlar insanlık şuuruna varıp Yaratıcının istediği şekilde hayâtlarını sürdürmeye çalışacaklardır.
Tekkeler ve şehirlerin kuruluşu…
Yeryüzünde şehirler eski medeniyetler kadar eskidir. Bu sebeple eski İlir ve Pelazg medeniyetlerinin yerleşim yeri olan Balkanlarda o dönemlerin şehir kalıntılarına tesadüf edilmektedir.[27]Balkanlara değişik vesilelerle milâttan sonraki ilk asırlardan itibaren yerleşmeye başlayan Türkler de tarihte medeniyet kuran ve eski çağlardan beri şehir hayatı yaşayan milletlerden birisidir.Nitekim, Türklerin tarih sahnesine çıktıkları coğrafyalarda yapılan arkeoloji araştırmalarında elde edilen kalıntılar bu iddiayı doğrulamaktadır.[28]
Malazgirt savaşından sonra Türklerin kitleler halinde Anadolu’yu vatan tutmak maksadıyla gelmelerinden sonra yeni girdikleri İslâm dininin tesiriyle zenginleştirdikleri şehir hayatını ve kültürünü Anadolu’ya ve daha sonraları Osmanlı devleti vasıtasıyla Balkanlara da taşımışlardır.Ayrıca Türkler Balkanlarda karşılaştıkları yerel mirası da ihmal etmemişlerdir. Bu sûretle Osmanlı’nın meydana getirdiği kültür ve medeniyet, daha önceki Türk kültür ve medeniyetlerinin, dünyanın en zengin kültürlerinin kaynaştığı topraklar üzerinde, yani Balkanlarda, yeniden dünya çapında bir değerlendirilmesidir.[29]
Bilindiği üzere Osmanlı devletinin gelişme sahası hep batıya doğru olmuştur. Bizans’ın müttefiki olarak Rumeli’ye ayak basmalarından itibaren sistemli bir iskân politikası yürütmeye başlayan Osmanlılar, fetihlerin genişlemesine paralel olarak tarikat şeyhleri ve dervişleri, tüccarları ve sanat erbâbını kasaba ve köylere yerleştirerek, o kasaba ve köylerin fizikî yapısını değiştirmiş ve o zamana kadar iskân edilmemiş olan yerlerde yeni yerleşim birimleri kurmuşlardır.[30]
Osmanlı döneminde çalıştığımız bölgelerde şehirleşme ve şehir halkı hakkında oldukça az inceleme yapılmıştır.[31]Fakat şu bir gerçektir ki Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’ta günümüzde bile birçok şehir Osmanlı-Türk şehir tipinin simgelerini taşımaktadır.Bu bölgelerde eski şehirlerin yeni ruh kazanmasında ve yeni şehirlerin kurulmasında tekkelerin, zâviyelerin ve orada barınan şeyh ve dervişlerin önemli ölçüde pay sahibi oldukları Ömer Lütfi Barkan tarafından arşiv belgelerine dayanarak ortaya konulmuştur.[32]
Balkanlarda ulaşım bakımından ve ticaret için müsait olan, verimli arazilerde kurulan zâviyeler etrafında aileler ve aşiretler yerleşmiş veya yerleştirilmiş ve yeni köyler ile şehirler oluşmaya başlamıştır. İnceliğin, kibarlığın, zarafetin, nezaketin, insan sevgisinin, çalışmanın, hikmetin, sanatın merkezi olarak faaliyet gösteren bu zâviyeler dini, rengi, düşüncesi, ırkı ne olursa olsun, insan denilen varlığı lâyıkıyla sevmek, hakkına saygı göstermek, hata ve kusurlarını hoşgörmek anlayışıyla insanın insanlara karşı olan sevgi bağının en belirgin şeklini temsil etmişlerdir. Tekkelerin uyguladığı bu yöntem sayesinde, birbirinden farklı toplumsal statülere sahip olan topluluklar tekkelerin etrafında toplanmıştır.[33]
Osmanlı döneminde Balkanlar’da şehirlerin kuruluşunda iki önemli husus göze çarpmaktadır:
1. Sivil toplum örgütü olarak tekkelerin kurulmasıyla atılan ilk şehirleşme tohumları ve
2. Devlet idaresinin yerleşmesiyle kurulan diğer dinî ve dünyevî yapılar: mescid, cami, hamam, imâret, bezistan, vs.
Bu bölgelerde Osmanlı döneminde kurulan veya merkez haline gelen şehirlerde birinci husus genelde önde gelmiş daha sonraları ise ikinci hususta belirtilen yapılar başgöstermeye başlamıştır. Meselâ: Saraybosna, Üsküp, Kalkandelen, İlbasan, Yeni Pazar bunun en iyi örnekleridir.[34]
1455 yılının sayımına göre Trgovişte (Pazaryeri) ismini taşıyan Saraybosna’nın 59 hanesi vardı.[35]Daha önce de bahsettiğimiz gibi Saraybosna Ali Paşa Camii’nin hazîresinde XV.yüzyılın ikinci yarısına ait olan Aynî ve Şemsî Dede’nin mezar taşları vardır. Bu mezar taşları Bosna-Hersek’te gün ışığına çıkan en eski vesikalardır.[36]Mezar taşları XV.yüzyılın ikinci yarısına yani şehrin sadece 59 haneden ibaret olduğu döneme aittir. Bu iki mezar taşının mevcudiyeti Saraybosna’daki bir zâviyenin bu dönemdeki faaliyetini göstermektedir.Saraybosna’nın merkez bir şehir haline dönüşmesinde XV. yüzyılda kurulan zâviyelerin önemli rolü olduğunu anlatan ikinci bir belge İshâkoğlu Îsâ Bey’in vakfiyesidir. Bu vakfiye Saraybosna’da kurulan Türk-İslâm mimarî eserleri hakkında en eski belgedir.[37]Vakfiyede Îsâ Bey’in Saray ovasında üç oda, bir ahır, bir avludan oluşan bir zâviye kurduğu ifade edilmektedir. Vakfiyede yer alan ifadelere göre zâviye fakirler, talebeler, seyyidler, gâziler ve yolculara barınak olarak hizmet etmek için kurulmuştur.[38]
Zikredilen zâviyeler etrafında daha sonraları Bosna eyaletinin merkezi olan Saraybosna şehri ortaya çıkmıştır.
Başka bir örnek Saraybosna ile Vişegrad şehirleri arasında kurulan Rogatiça kasabasıdır. Eski ismi Vraçe olan bu yerleşim yeri Osmanlıların gelişiyle Îsâ Bey’in oğlu Mehmed Çelebi’nin isminden hareketle Çelebi Pazarı ismini almıştır. 1489 yılında Mehmed Bey’in zeâmeti olan Rogatiça’nın 86 hanesi vardı. 86 haneden sadece iki tanesi Müslümandı.[39] Bu bilgilerin verildiği defterde ilginç bir not yer almaktadır: “Mezbûr Rogatiça pazarında Derviş Muslihuddîn nâm kimesne zâviye bünyân idüp mütemekkin olup merhûm Îsâ Bey oğlu Mehmed Çelebi’den Srednji Luşnik nâm tarla verilmiş ki beş dönüm mikdâr yerdir, şimdiki hâlde tasarrufunda, âdet üzere öşür verir. Hâsıl 50.”[40]
Eğer zâviyenin kuruluş tarihine bakılırsa Rogatiça’da 86 haneden sadece iki tanesi Müslümandı.Bu dönemlerde kurulan zâviye mutlaka Rogatiça şehrinin İslâmlaşması ve şehir haline dönüşmesinde önemli ölçüde etkili olmuştur.
Bosna nehrinin kıyısında Saraybosna’dan 30 km uzaklıkta bulunan Visoko şehrinin ilk çekirdeği zâviyenin kurulmasıyla atılmıştır.Bosna Sancakbeyi olan Ayas Bey XV.yüzyılda ilk dinî müessese olarak burada bir tekke inşa etmiştir. Önceden Hıristiyan olup sonradan İslâm’ı kabul eden Ayas Bey 1470-1475 ve 1483 yıllarında üç defa Bosna Sancakbeyi görevinde bulunmuştur. 1477 yılının vakfiyesine göre o Saraybosna’da bir cami ve hamam, Visoko’da da bir hamam inşa etmiştir.[41]Bu tarihten sonra Ayas Bey Visoko’da bir tekkede inşa ettirmiştir. 1489 yılının sayımında şöyle denilmektedir: “Nefs-i bazarda merhûm Ayas Paşa’nın tekkesine vakfolunmuş bir tarla ve bir bostan vardır.”[42]Bu sayıma göre Visoko kasabası altı mahallede bulunan 221 haneden ve 33 evlenmemiş erkekten oluşmaktaydı. 221 haneden 10 tanesi Müslüman, kalan 211’i Hıristiyandı, Müslümanların çoğu Hıristiyan iken İslâm’ı kabul edenlerdendir, çünkü defterde baba isimleri Hıristiyan olarak geçer.[43]
Ayas Bey’in Visoko’da inşa ettirdiği tekke ise bu sayımdan önce olduğuna göre tekkenin yerli ahali tarafından İslâm’ın kabul edilmesinde ve yeni Müslüman mahallelerin kurulmasında etkili olduğu söylenebilir.
Zvornik (İzvornik) Srebrenica yol güzergâhında Orloviç köyünde XVI. yüzyılda kurulan Hamzavî tekkesi de bu köyün büyüyüp, yolcuların uğradığı önemli bir merkez haline gelmesinde oldukça etkili olmuştur.[44]
Zvornik şehrinde Zvornik Sancakbeyi Bahşî Bey XVI. yüzyılda bir zâviye kurmuş ve daha sonraları zâviyenin etrafında pazar, imâret, misafirhane inşa edilmiştir. Zvornik şehrine gelen yolcu, talebe, fakir mutlaka zâviyeye uğrar, karnını doyurur, konaklar ve uğurlanırken eğer ihtiyacı varsa yol harçlığı da verilirdi. Zâviye ve etraftaki binaların yıllık masrafları 1800 akçeydi.[45]
Banya Luka’dan Travnik’e giden yolda bulunan Skender Vakuf kasabası XVII.yüzyılın ikinci yarısında Ali Dede İskender’in kurmuş olduğu zâviyenin etrafında oluşmuştur. 1663 yılında Bosna sancağının merkezi Saraybosna’dan Banya Luka’ya taşındığında bu yol önem kazanmış ve bundan dolayı Ali Dede İskender bugün Skender Vakuf kasabasının bulunduğu yerde, yolcuların konaklayabileceği bir zâviye kurmuştur.İzvornik arşivinde bulunan bir belgede Ali Dede’nin 1078/1667-68 yıllarında zâviyeyi kurduğu ifade edilmektedir.[46]
Osmanlıların Balkanlara geldiği ilk iki yüzyılda, tekke ve zâviyeler bazı şehirlerin kuruluşunda pay sahibi olduğu gibi, XVII.ve XVIII. yüzyıllarda da belirli şehirlerin merkez haline dönüşmesine yardımcı olmuşlardır.
XVIII. yüzyıla kadar genelde silâh ustalarının ve az sayıda nüfusun yaşadığı Tetova (Kalkandelen) şehri[47] Harâbâtî Baba Tetova’daki Bektaşî tekkesine postnişin olmasından ve şehrin yöneticisi olan Koca Receb Bey’in tekkeye yardımcı binalar ekleyerek bir külliye haline getirmesinden sonra etraftaki şehirleri (Kırçova, Gostivar) de etkisi altına alacak bir merkez haline dönüşmüştür.[48]
İştip, Ohri, Ustruga’da bulunan tekkeler de, XVIII.ve XIX. yüzyılda
şeyhleri sayesinde etraftaki şehirleri etkisi altına alan şehirlerdendir.[49]
[1] Nicholson ve dığer bazı batılı tasavvuf tarihçileri tasavvuftaki insan-ı kamil anlayışını mitolojik bir gelenek olarak görmektedirler. Bkz. Nicholson, Reynold, “ Rumi: Pesnik i Mistik”, Sufizam, Beograd trz., s. 169.
[2] Ternava, Muhamet, Studime Per Mesjeten, İpek 2000, s. 81.
[3] Dragojloviç, Dragoljub, Bogomilstvo na Balkanu i u Maloj Aziji i Bogomilski Rodonaçelnici, Beograd 1974, s. 9.
[4] Stobi şehrindeki yapılarla benzer özellikler taşıyan birçok başka dinî ve sosyal yapı daha mevcuttur. Daha geniş bilgi için bkz. Redziç, Husrev, Studije O İslamskoj Arhitektonskoj Bastini, Sarajevo 1983.
[5] H. Seton-Watson, Nacije I Drzave, Zagreb 1980, s. 150.
[6] Hadyijahiç Muhamed, “Neki Pojavni Oblici İslamske Civilizacije u Nas”, Argumenti-çasopis za drustvenu teorıju I praksu, Nr. 2/1982, Rijeka, s. 212.
[7] Breznik, M. ve Sentiç, M.,Sastav I Razvitak Stanovnistva u Jugoslaviji Prema Nacıonalnoj Prıpadnosti, Razvitak Stanovniştva Jugoslavije u Posleratnom Perıodu, Institut Drustvenih Nauka, Centar za Demografska İstrazivanja, Beograd 1974, s. 45.
[8] Bosnalı ünlü yazar Osman Asaf Sokoloviç’in şahsî koleksiyonunda, Mostar’da bulunmuş ve Halîfe II. Mervan dönemine ait bir gümüş para vardır. Paranın bir tarafında İhlâs sûresi ve kelime-i tevhid diğer tarafında ise Tevbe sûresinin 33. âyet-i celîlesi yazılıdır. Bkz. Hadzıjahic, Muhamed, İslâm i Muslimani, Sarajevo 1977, s. 21.
[9] Metnin aslı şöyledir: “De libeeris profanis, guas a Sarracenis vos abstulisse acapud vos haber e perhibetis, guid faciendum sit, inguiritis. Qui mimiraut non sunt reservandi: Cunmpunt enim, sicut seriptum est “mores bonos collogna mala” , set utpote noxii et blasphemi igni tragendi.” . Bkz. Sarajliç Semsudin, Mi I Bliznji İstok, Sarajevo 1935, s. 206.
[10] Hırvatistan’da bir şehir.
[11] Benkoviç, Zarko, “Bogumilstvo I İslâmizacija”, Argumenti-çasopıs za teorıju ı praksu, Nr. 2/1982, Rijeka, s. 234.
[12] Daha geniş bilgi için bkz. Janin, R., Les Turcs Vardariotes, Echos d’ Orient, XXIX, 1930, s. 437-449.
[13] Kuba, Ludvik, Çteni o Bosne o Hercegovine, Praçe 1937, s. 237.
[14] Vego, Marko, Zbornik Srednjovekovnih Natpisa III, red. br. 160 ve 199.
[15] Öztuna, Yılmaz, Rumeli’ni Kaybımız, İstanbul 1990, s. 15.
[16] Nicholson ve dığer bazı batılı tasavvuf tarihçileri tasavvuftaki insan-ı kamil anlayışını mitolojik bir gelenek olarak görmektedirler. Bkz. Nicholson, Reynold, “ Rumi: Pesnik i Mistik”, Sufizam, Beograd trz., s. 169.
[17] İnsan-ı kâmil anlayışın islam tasavvufu dışında musevî Kabala’daki Adam Qadmon veya uzak doğu dinlerindeki Wang mefhumlarında da rastlamaktayız. Birçok mistik bakış açısında mevcut olan bu kavram bir taraftan prımordıal şekil olarak insanoğlunu, diğer taraftan da mahdud bir varlık mertebesini kastederek toplumsal oluşun kademelerine inen toplumsal insanın ontoloji ve epistemolojisini temsil etmektedir. Bkz. Guenon, Rene, Simbolika Krsta, Çaçak 1998, s.16.
[18] Barkan, Ömer Lutfi, “ Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler, İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi, sy.II, Ankara 1964, s.279-353.
[19] Birge John Kingsley, Bektaşilik Tarihi, çev. Reha Çamuroglu, stanbul 1991ö s. 57; Okiç Tayyib, “ Bir Tenkidin Tenkidi” A.Ü.İ.F.D., sy. II, Ankara 1953, s. 221-255.
[20] Bu tekkelerin büyük bir bölümü komunist döneminde değişik bahanelerle yıkılmış ise de bazıları yine ayakta kalabilmiştir. Meselâ: Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi, Mostar Blagay Tekkesi, Kanatlar Bektaşî Tekkesi,Ustruga Halvetî Tekkesi,Yakova Bektâşî Tekkesi, Kruya Bektâşî Tekkesi vs.. Balkanlarda müslümanların dinî, sosyal ve kültürel yaşayış tarzını incelediğimizde tasavvufî motiflerin belirgin şekilde bulunması, çoğu ailede tarîkat anlayış ve geleneğinin devam ettiğini göstermektedir. Bkz. Palikruşeva,G. ve Tomovski,K., Les Tekkes eu Macedoine aux XVIII et XIX siecle, Anti del secondo congresso internazionale di arte Turcha, (26-29 Septembre 1963- Venezia), İnstitut Universitario Orientale, Napoli 1965, s.205.
[21] Bunun yanısıra yeni feth edilen topraklarda, hristiyan halkın Osmanlı idaresiyle uyum sağlamasında tasavvuf akımların kaynaştırıcılık görevi de yapmışlardır.Bkz. Handziç Mehmed, İslâmizacija Bosne I Hercegovine, İslâmska Dioniçka Ştamparija, Posebno İzdanje, Sarajevo 1940, s.15.
[22] Makedonya’nın Gostivar şehrinden 5 km. Uzaklıkta Vardar nehrinin kaynadığı yerdir. Bugünkü ismi Vrutok’tur, içinde ise eski ismini “Şeyhler” taşıyan bir mahalle vardır.
[23] Pirlepe’den birkaç kilometre uzaklıkta bir köy.
[24] Kalkandelen Harabati Baba Bektâşî Tekkesi civarındaki mahalle.
[25] Makedonya Radoviş şehrinden 7 km uzaklıkta bir köy. Türkler bu köyü 1955 yılında boşatıp Türkiye’ye göç ettikten sonra köye yerleşen hıristiyan ahali bu köyün ismini değiştirmiş ve Radanya ismini vermiştir.
[26] Barkan, Ö.L., a.g.m. s.303.
[27] Handziç, A. “O formiranju nekih gradskih naselja u Bosni u XVI stoljeçu (uloga drzave I vakufa)”, Prilozi za Orijentalnu Filologiju XXV, Sarajevo 1977, s. 133.
[28] Ögel, Bahaettin, İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1994, s. 1-4.
[29] Aslanapa, Oktay, Türk Sanatı, İstanbul 1992, s. VIII.
[30] Barkan, Ö. Lütfi, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler, İstilâ Devrinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zâviyeler”, Vakıflar Dergisi, Ankara 1942, s. 279-280.
[31] Bu konudaki literatür sadece birkaç makaleden ibarettir. Meselâ: Handziç, A., “O formiranju nekih gradskih naselja u Bosni u XVI stoljeçu (uloga drzave I vakufa)”,Prilozi za Orijentalnu Filologıju XXV, Sarajevo 1927; Sabanoviç, Hazim, “Teritorijalno şirenje I gradevni razvoj Sarajeva u XVI stoljeçu” Radovi ANU BiH, knj. XXVI, Odeljenje istorijsko-filoloşkih nauka, knj. 9, Sarajevo 1965; Handziç, A., “Tuzla I njena okolina u XVI vijeku”, Svjetlost, Sarajevo 1975.
[32] Bkz. Barkan, Ö. Lütfi, a. g.m.
[33] Filipoviç, Nedim, Princ Musa I Şeyh Bedreddîn, Sarajevo 1971, s. 298.
[34] Bkz. Sabanoviç, H., “Teritorijalno şirenje I gradevni razvoj Sarajeva u XVI stoljeçu”, Radovi ANU BiH, knj. XXVI, knj. 9, Sarajevo 1965, s. 29.
[35] Sabanoviç, Hazim, Krajişte İsa Bega İshakoviça-Zbornik katastarski popis iz 1455 godine, izdanje Orijentalnog Instituta, Sarajevo 1964, s. 14.
[36] Mujezinoviç, M., İslamska Epigrafika u Bosni I Hercegovini I, Sarajevo 1974, s. 404-405.
[37] Sabanoviç, Hazim, “Dvije najstarije vakufname u Bosni”, Prilozi za Orijentalnu Filologıju, II, Sarajevo 1952, s. 28.
[38] Sabanoviç, Hazim, a.g.m., s. 29. Îsâ Bey 1457 yılında sultanın emriyle Saraybosna’da Hünkâr Camii’ni (Careva Dzamija) inşa ettirmiştir. Fakat bu cami devlet bütçesinden inşa edildiğinden dolayı Îsâ Bey’in vakfiysinde zikredilmemiştir. Bkz. Handziç, Adem, “O Ulozi Dervişa u Formiranju Gradskih Naselja u Bosni u XV stoljeçu”Prilozi za Orijentalnu Filologiju, XXXI, Sarajevo 1981, s. 172.
[39] İstanbul Başbakanlık Arşivi Tapu Defteri, No. 24, Fotokopi Orijentalni Institut Sarajevo No. 258.
[40] İstanbul Başbakanlık Arşivi, Tapu Defteri, No. 24, Fotokopi No. 259.
[41] Sabanoviç, Hazim, “II Vakufnama Bosanskog Sandzakbega Ajaz Bega sina Abduhajja za njegove zaduzbine u Sarajevu I Visoku, Dvije najstarije Vakufname”, Prilozi za Orijentalnu Filologıju, II, s. 29-37.
[42] Aynı yer.
[43] Hıristiyanların önemli bir pazar yeri olan Visoko 30-40 evden oluşan 6 mahalleden oluşmaktaydı:
-Dobraşin oğlu İvan’ın Mahallesi: 36 Hıristiyan evi ve 5 Müslüman evi. Müslüman aileleri şunlardı: Bogçil’in oğlu İlyâs, Stavre’nin oğlu İskender, Radin’in oğlu İsmâili Müslüman Şirmerd ve Pavle’nin oğlu İvan.
-Radin’in oğlu Luka’nın Mahallesi: 41 Hıristiyan evi ve 3 Müslüman evi. Müslüman evleri: Bojidar’ın oğlu Hamza, Bojidar’ın oğlu Mihovil ve kardeşi Ali.
-Vukosal’ın oğlu Bolyas’ın Mahallesi: 29 Hıristiyan evi ve 1 Müslüman evi. Bekâr olan Müslüman Milaşin’in oğlu Yûsuf’tur.
-Bojan’ın Mahallesi: 39 Hıristiyan evi ve 2 Müslüman evi. Müslüman olanlar: Hoşkadem ve Karagöz aileleridir.
-Dobrosav’ın Mahallesi: 33 Hıristiyan evi ve 2 Müslüman evi. Müslüman olanlar: Radin’in oğlu Ali, Atmaca, Kasap Yûsuf ve Milyoşin oğlu Karagöz.
-Nenad’ın Mahallesi: 33 Hıristiyan evi ve 3 Müslüman evi. Müslüman olanlar: İbrâhim, Radin’in oğlu Kasap İlyâs, Bolvadin’in oğlu Karaca, Svetko’nun oğlu Alagöz, Deya’nın oğlu Karagçz ve İskender.
Defterde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre bütün mahallelerde Müslüman olanlar vardır. 1. ve 2. mahallede yaşayanların arasında iki aile reisi İslâm’ı kabul ettikten sonra da eski Hıristiyan isimleriyle zikredildiği görülmektedir. Bkz. İstanbul Başbakanlık Arşivi, Tapu Defteri, No. 24, Fotokopi No. 27-30.
[44] Handziç, Adem, “Jedan savremeni dokumenat o Şeyhu Hamzi iz Orloviça” Prilozi za Orijentalnu Filologıju, XVIII-XIX, Sarajevo 1973, s. 211.
[45] Handziç, Adem, Tuzla I njena Okolina, Sarajevo 1975, s. 63.
[46] Handziç, Adem, “O formiranju nekih gradskih naselja u Bosni u XVI stoljeçu”, Prilozi za Orijentalnu Filologiju, XXV, 1975, s. 147.
[47] 1668 yılında Tetova’da 320 Müslüman ailesi ve 106 Hıristiyan ailesi vardı. Bkz. Turski Dokumenti za İstorijata na Makedonskiot Narod, Opşiren Popisen Defter no. 4 (1668-69) red. Metodija Sokolovski, Aleksandar Stojanoski, Arhiv na Makedonıja, Skopje 1971, s. 41.
[48] Vishko, Ali, a.g.e., s. 51.
[49] Stojanovski, Aleksandar, “Uşte neşto za rodot Ohrizade I za starite gradbi ni “İmâret” vo Ohrid”, Glasnik na INI,XVI/1, Skopje 1972. s. 97-103; Sokolovski, Metodija, Ştip I Ştipsko vo tekot na XVI vek, İstorija, X-2, Skopje 1974.