Category: 2010

  • GÜNÜMÜZ MAKEDONYA BEKTAŞİLERİ’NİN DİNİ İNANÇLARI VE YAŞAYIŞLARI

    GÜNÜMÜZ MAKEDONYA BEKTAŞİLERİ’NİN DİNİ İNANÇLARI VE YAŞAYIŞLARI

    Prof. Dr. Metin İZETİ

    GÜNÜMÜZ MAKEDONYA BEKTAŞİLERİ’NİN DİNİ İNANÇLARI VE YAŞAYIŞLARI

    ÖZET

    Bektaşîlik bir tarikat olarak Balkanlar’da en çok Arnavutların arasında yayılmış ve bu millet tarafından  kucak açılmıştır. Zamanla birçok Bektaşî büyüğü de Arnavutların arasından çıkmıştır. Bugün bile Arnavut Müslümanların –Bektaşî olsun veya olmasın- dini sosyal ve kültürel yaşayış tarzını incelediğimizde bektaşî motiflerin belirgin şekilde bulunması,çoğu ailede bu tarikat anlayış ve geleneğinin devam ettiğini göstermektedir.

    Makedonya  Bektaşîlerini  Arnavutluk ve Kosova Bektaşîlerinden ayrı görmek mümkün değildir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra çizilen sun’i devlet devlet sınırları bu topraklarda yaşayan insanların anlayışlarında hiçbir değişme yapmamıştır.

    Makedonya’da yaşayan Bektaşîlerin tamamı dini inanç bakımından  kendilerini İslâmın bünyesinde ve Muhammed- Ali’nin yolunun takipçileri olarak görmektedirler. Dünyada diğer Bektaşî gruplarda da olduğu gibi en önemli bayramları Aşure (Matem ) ve Sultan Nevruz’dur. Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı da bayram olarak kutlanmaktadır.

    Sabah ve akşam günde iki defa kendilerine has duaları okuyup ibadet ederler, Cuma akşamlarında tekkede bir araya gelerek sohbet yapılır, nefesler okunur,dua edilir. Birinin çocuğu olduğu zaman tekke’de mevlid düzenlenir ve yemek yapılır. Cenaze ile ilgili bütün adetler Sünnîlerde olduğu gibidir ve genelde cenazeler cami imamları tarafından hazırlanır. Aynı şekilde biri Bektaşîliğe girdiği zaman yapılan ayinden (İkrar Ayini) sonra tekkede yemek yapılır ve beraberce yenilir.

    Bu tebliğte Makedonya’da yaşayan bektaşilerın inanç ve yaşayışları anket ve röpörtajlar ışığında değerlendirilecektir.

    & & &

    Dilimize Fransızca’dan geçen, ancak aslı Eski Yunanca olan Makedonya kelimesi “karışık, türlü, muhtelif parçalardan oluşan, yamalı bohça, sebze ya da meyve salatası” manâlarına gelmektedir[1]. Makedonya güneyde Ege denizinin kuzeybatı kıyılarından, kuzeyde Vardar nehrinin orta kısımlarına, doğuda Marta nehrinden batıda Tesalya ve Şar dağına kadar uzanan sahayı kaplar ise de sınırları kesin bir şekilde hiçbir zaman belli olmamıştır. Daha doğrusu bugünkü anlamda Makedonya coğrafi bir bölgeden öte XIX. yüzyılın sonlarında ortaya çıkmış siyasî bir terimdir.

    Balkan yarımadasının içinde yer alan, aynı zamanda Asya’dan Avrupa’ya uzanan ana yolun üzerinde bulunan Makedonya, hem doğulu hem batılı çeşitli milletlerin ilgisini çekmiş ve bu milletler tarafından elde edilmeye çalışılmıştır.

    Beş asırlık Osmanlı idaresinde Makedonya iyice gelişmiş ve bu bölgeden yetişen eşraf Osmanlı devletinin çeşitli mevkilerinde vazife görmüştür.

    Makedonya 1912 Balkan savaşlarına kadar Osmanlı idaresi altında kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1.XII. 1919  Sırp, Hırvat ve Sloven (SHS) krallığı kurulmuş, Makedonya bu münasebetle  üç kısma ayrılmıştır. Bir parçası Yunanistan’a (Ege Makedonyası, halen Yunanistan altında), bir parçası Bulgaristan’a (Pirin Makedonyası halen Bulgaristan altında), bir parçası da yukarıda zikredilen yeni kurulmuş krallığa verilmiştir (Vardar Makedonyası)[2]. 1945 yılından 1991 yılına kadar komunist Yugoslavya’nın altı cumhuriyetinden biri olarak yaşamını sürdürmüş, 1991 yılında referandum sonucu bağımsızlığını ilan etmiştir.

    İslâm Dininin Balkanlar’a girmesinde ve yerleşmesinde tekkelerin ve tarikat şeyhlerinin üstlenmiş oldukları görevlerin ve yaptıkları faaliyetler çok önemli rolü olmuştur. Osmanlı fetihlerinin, Balkanlar’daki öncüleri tarikat şeyhleri olmuştur. Balkanlar, Osmanlı ordusunun gelip askeri açıdan feth etmesinden çok daha önce tarikat akıncıları tarafından bir anlamda feth edilmiş, diğer bir deyişle Osmanlı buraya geldiğinde yerli halkın psikolojik bazda bu fethe hazır hale getirildiğini, son derece elverişli bir ortamla karşılaştığını söyleyebiliriz.

    Balkanlar’da Türk-İslâm adına bir gönül fethi gerçekleştirenlerin başında özellikle Bektaşîlerin önemli rol oynadıklarını günümüzde dahi birçok yol kavşaklarında yüzlerce Bektaşî Tekkesinin ve türbesinin mevcudıyeti kanıtlamaktadır.

    Balkanlarda yaşayan Müslümanların dini sosyal ve kültürel yaşayış tarzını incelediğimizde tasavvufi motiflerin belirgin şekilde bulunması, çoğu ailede tarikat anlayış ve geleneğinin devam ettiğini göstermektedir.

    Sakinlerinin büyük bir bölümü Hristiyan olan  ve Osmanlı’nın gelişinden önce Balkanların epeyce bir kısmını teşkil eden Makedonya’da İslâmiyetin ilk tohumlarının Bektaşî Tarikatı tarafından atılması, Bektaşîliğin  temel ilkelerinden derin insan sevgisi, yüksek hoşgörü ve karşılıksız hizmeti esas almış olması  ve bu hususun halkın dikkatını büyük ölçüde çekmiş olmasından ileri gelmektedir. Bektaşîliğin bu özelliği ve mensuplarının  bu anlayıştan kaynaklanan tavırları Müslümanlar’la Hristiyanlar arasında sevgi ve

    kaynaşma zemininin kurulmasında önemli rol oynamıştır[3]. Özellikle Bektaşî tekkelerinin iktisadi ve sosyal alana önem vermeleri, din, dil, ırk farkı gözetmemeleri rağbet görmelerine vesile olmuştur.  Tekkeler hangi  dinin  mensubu

    olursa olsun halkla karışıp kaynaşarak halk kitlelerini yönlendirmede önemli ölçüde katkıda bulunmuşlardır.

    Nitekim Osmanlı devlet idarecileri bu tür kolonizatör dervişlere araziler bağışlayarak kendi topraklarında yerleşmelerini sağlamışlardır[4]. Bunun yanısıra yeni feth edilen topraklarda, Hristiyan halkın Osmanlı idaresiyle uyum sağlamasında Bektaşîlerin kaynaştırıcılık yaptıkları da bir gerçektir.

    Makedonya veya daha geniş çerçevede düşünecek olursak Balkanlar Bektaşî Tarikatı açısından da birinci derecede önem taşımıştır. Bundan dolayı Balkanlarda yaşayan halkın mensup olduğu mevcud tarikatların arasında,  Balkan sakinlerinin kültürel, sosyal ve siyasal yaşantısında Bektaşîliğin özel bir konumu vardır. Özellikle Balkanlarda yaşayan Müslümanların en çok nufusa sahip olan milleti Arnavutlar arasında Bektaşîlerin tesirleri çoktur ve başlı başına bir araştırma konusudur[5].

    Bektaşîlik bir bakıma İslâm inançları ile yöre halkı inançlarının ortak noktalarını gösteriyor ve hepsinin aynı Allahın kulları olduğunu vurguluyordu. Bektaşîler yeni geldikleri bölgedeki yerel halkın inançlarına ve kutsal günlerine saygı duymuşlardır. Daha derinliğine incelendiğinde görülecektir ki Balkan Bektaşîlerinin uygulamalarında, semavî dinlerin önemli kutsal günlerine denk düşen birer kutsal günü bulunmaktadır.

    Böylece geldikleri yerleşim bölgesinde yerel halk hüzünlü bir kutsal gün kutluyorsa, aynı tarihte Bektaşîlerin de bir hüzünlü kutsal günü, sevinçli kutsal günü kutluyorsa onların da sevinçli kutsal günü kutlamasına rastlanmaktadır ve genelde kutlamaları ve törenleri paralellik taşımaktadır.

    Bektaşîliğin Balkanlar için sunduğu bu güzel metodu değerlendiren yükselme devri Osmanlı Padişahları Bektaşî Babalarını fethetmeyi düşündükleri bu topraklara önceden görevlendirerek göndermişlerdi.

    Bektaşîliğin fetih topraklarında yayılmasının nedenlerinin birisi şüphesiz Yeniçeri-Bektaşî ilişkisiydi.Bu ilişki gereği Yeniçerilerin gittiği her yere Bektaşîlik de gitmiş oluyordu[6].

    Makedonyada yaşayan halkın İslâmlaşmasında yeni gelen idarenin kabul edilmesinde Bektaşîlik, sonsuz hoşgörüsü, insana verdiği değer anlayışıyla çok katkıda bulunmuştur. Bölgede değişik zamanlarda hizmet etmiş çeşitli Bektaşî Büyüklerinin mezarları, daha sonraları yerli halk tarafından ziyaretgah olarak kulanılmıştır. Makedonya’da yaşayan insanların bu velilere ilişkin anlattıkları muhtelif efsanelere rastlamak mümkündür.

    Makedonya’da tarihî vesikalara dayanarak Bektaşîlerin tekke kuruluşları XVII. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlamış, en aktif oldukları dönemler de XVIII. yüzyılın  ikinci yarısı ve XIX. yüzyılın ilk yarısı olmuştur.

    XVII. ve XVIII. yüzyılda Arnavutluk ve Makedonya’da hüküm süren birçok Paşa’nın Bektaşî tarikatına mensup olması Bektaşîlerin bu bölgelerde rahatça faaliyet göstermelerine ve paşaların desteğiyle tekkeler, zaviyeler ve türbeler inşa etmelerine sebep olmuştur. Arnavutlukta belirli bir dönem (1790-1822)Bab-i Ali’den tam bağımsızlık içinde hüküm süren Epir Veziri Tepedelenli Ali Paşa bir Bektaşîdir ve tarikatın yayılmasına çok yardımda bulunmuştur[7].

    18. yüzyıldan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamaya yüz tutması, bu bölgelerde devlet otoritesinin ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Bunu fırsat bilen bazı bölge idarecileri Osmanlı Devletiyle Bektaşî anlaşmazlığını körükleyerek Bektaşî tekkelerini kendi siyasi ve şahsi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmışlardır. Bu gibi hadiselerin en belirgin örneğini Kalkandelen Harabati Baba Bektaşî Tekkesinde görmekteyiz. Zamanın Kalkandelen idarecisi Recep Paşa ile başlayan isyan hareketleri oğlu Abdurrahman Paşa döneminde de devam etmiştir[8].

    17. yüzyılda Kalkandelen kazası -özellikle Recep ve oğlu Abdurrahman Paşa[9] zamanında- Polog Ova’sında o kadar etkili hale gelmiş ve gelişmiş ki Gostivar ve Kırçova’yı da etkisi altına almıştır. Recep Paşa ve oğlu Abdurrahman Paşa’nın yardımlarıyla Harabati Baba’nın Sersem Ali Dede’ye inşa ettirdiği türbenin etrafında bir külliye yapılmıştır. İçinde türbe, mescid, semahane gibi dinî yapıların yanında misafir evi, şadırvan, çeşme, derviş evi, Fatıma evi, aşevini barındıran Harabati Baba tekke külliyesi kaza’nın kalkınmasında ve bu statüyü kazanmasında çok etkili olmuştur.

    Harabati Baba Tekke’sinde kültür ve sanatın her alanına önem verilmesi, Bektaşîlik adabına göre her dervişin bir sanat ve zanaatla meşgul olmasından ileri gelmektedir. Dervişler yaptıkları işlerle bir yanda Baba’nın takdirini kazanıyor, diğer yandan çalıştığı sanat dalında kendini yetiştirerek çevre halkından rağbet görüyorlardı. Bundan dolayı, Harabati Baba Bektaşî Tekke’sinde tekke edebiyatı, dinî musikî ve resim sanatı gibi kültür dallarına yer verilmiştir.

    Harabati Baba Bektaşî Tekke’sinde gelişen bir tekke edebiyatının olduğu, tekke yapılarında ve mezar taşlarındaki kitabelerde yazılan “Nefes” ve “Şiir”’lerden kolayca anlaşılmaktadır. Tekkede yazılmış bütün şiir ve nefeslerde konu olarak Bektaşî Tarikatına ve Hz. Ali’ye medhiyeler yapılmıştır.

    Harabati Baba Bektaşî Tekkesi’nin duvarlarında tekkede edebi çalışmaların var olduğunu anlatan panolar içerisine alınmış birçok nefes vardır. Örneğin:

    “Bahr-ı himmettir Muhammed    –     İbr-u ihsandır Ali

      Fahr-ı alemdir  Muhammed       –     Şah-ı merdandır Ali

     Mühr-ü hikmettir Muhammed    –      Mah-ı irfandır Ali

    Cevher-ı candır Muhammed    –      Nur-u İmandır Ali”

    Zikirler ve zikirlerin dışında tekkeye gelen ziyaretçilerin ilgisini çekmek maksadıyla , Makedonya’daki Bektaşîlerin merkezi olan ve dünyada dört büyük Bektaşî tekkesinin arasında bulunan Harabati Baba Tekkesinde tesavvufi müziğe de önem verilmiştir. Tekke müzesinde musiki aletleri  ve mescit yanında zikir yapılan “Semâhane” kalıntıları ,bizlere açıkça tekkede musîkiye yer verildiğini göstermektedir.

    Tekke binalarında mimarî dekorasyona önemli ölçüde yer verildiği, mevcut olan duvar resimlerinden kolayca anlaşılmaktadır. Aynı zamanda, binaların girişlerinde çok güzel yazılan kitabe örneklerine de rastlıyoruz.Tekkedeki kitabelerin çoğunda Sülüs ve Nesih yazı şekilleri kulanılmıştır.

    Harabati Baba Bektaşî Tekke’sinde yapılan faaliyetlerin genişlemesinde ve halkın irşadında Osmanlı döneminde Harabati Baba’dan sonra en  faal olan babalar şunlardır: Mehmet Harabati Baba, Ekmekçi Ahmet Baba, Hacı Emin Baba, Sadık Baba v.b.[10].

    Osmanlı döneminde Makedonya’da mevcut olan Bektaşî tekkeleri değişik kültür alanlarında bölge halkını aydınlatmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun değişik kademelerinde görev yapan Balkan menşe’li eşraf, birçok şair, felsefeci, ressam bu tekkelerin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Özellikle Harabati Baba Tekkesi, tekke görevinin yanında, okul, yardımlaşma müessesesi, kervansaray v.s. gibi de bölge halkına ve ziyaretçilere hizmet vermiştir.

    Bektaşîler ve aynı zamanda Bektaşî tekkeleri kültürel açıdan oynadıkları rölün yanısıra, Bektaşîliğe en çok kucak açan Arnavutların eğitim, siyasi şuur, XIX. yüzyıldan sonra milli şuur kazanmalarında çok etkili olmuştur. XIX. yüzyılın ilk yarısında Yeniçeri Ocağı’nın ilgasına ve Tanzimat Fermanı’na karşı çıkan Balkan menşe’li paşalar faaliyetlerini Bektaşî tekkelerinde ve Bektaşîlerin arasında devam ettirmişlerdir[11].

    XIV. ve XV. yüzyıllarda Osmanlı’nın Balkanlara ve özellikle Arnavut topraklarına yerleşmesinde en çok yardımcı olan Bektaşîler, XIX. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’dan uzaklaştırılması için de çok çaba sarfetmişlerdir. XIX. yüzyılın sonlarında birçok yabancı seyahatçı    Bektaşî    tekkelerini    ziyaret    ediyor,    babalarla    aylarca    beraber

    kalıyordu[12]. Ancak Osmanlı’nın Balkanlardan çekilmesi Bektaşîler için de pek faydalı olmamıştır. Makedonya’da Bektaşîlerin merkezi olan Harabati Baba Tekkesi 1912 yılında kapatılmış ve küçük aralar hariç tutulursa 80 yıl kapalı kalmıştır.

    Büyük karışıklıklarla geçen birkaç onyıldan sonra (Osmanlı İmparatorluğu’nun zor günleri; Jön Türk hareketi; Makedonya Dahilî İhtilâl Komitesi’ne bağlı Yunan, Sırp ve özellikle Bulgar komitacıların terorist metodlara başvurarak gerçekleştikleri eylemler) Osmanlı orduları1912 yılından sonra Makedonya’dan çekildi. Osmanlı’nın çekilişinden hemen sonra 1913  yazında II. Balkan Savaşı, daha sonra 1914 yılında I.Dünya Savaşı patlak verdi ve bu bölgenin büyük bir kısmı için talihsiz yıkımlar dönemi başladı.

    Bütün bu karışıklıklara rağmen sıkıntılı bir şekilde de olsa rufailer, melamiler ve halvetiler faaliyetlerini devam ettirdi. Osmanlı’nın çekilişi, Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı sıralarında Bektaşî tekkeleri faaliyetlerini tamamen durdurmuştu.

    1 Aralık 1919 yılında kurulan S.H.S. (Sırp,Hırvat,Sloven) Krallığı döneminde Makedonya’da bulunan birçok Bektaşî tekkesi kapatılmış veya kiliseye dönüştürülmüştür. Makedonski Brod’ta bulunan Bektaşî Tekkesi Sv.Nikola kilisesi olmuştur, Üsküp’ün çıkışında, Kumanova ve Üsküp arasında Karacaahmet’in mezarının bulunduğu zannedilen tekke de aynı akıbete uğramıştır.

    Makedonya’da iki dünya savaşı arasında resmi olarak bütün Bektaşî tekkeleri kapatılmıştı ve babalar da Arnavutluğa kaçmıştı. I. Dünya Savaşı sıralarında Büyük Arnavutluk devletini kurmak  iddiasına katılan birçok Bektaşî için yeni kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven krallığında yaşama hakkı kalmamıştı. Bektaşî tekkelerinin dini faaliyetleri durdurulduktan sonra  vakıfları Makedonya İslâm Birliği Vakıf Dairesinin denetimi altına alınmıştır. Ancak bu dönemlerde Arnavutların arasında 250.000 Bektaşî bulunmaktaydı.

     1925 yılında tekke ve zaviyeler kapatıldığında Türkiye’de olduğu gibi Makedonya , Kosova ve Arnavutlukta bulunan Bektaşîler de başsız kalmıştı.

    Arnavut Bektaşîlerinin bağımsızlığı için yapılan çalışmalar 1920 lerden itibaren başlamıştır. Ahmet Zogu’nun yönetimindeki Arnavutluk bağımsızlığını (Ocak 1920) ilan ettikten sonra Lushnja’da yapılan kongrede Arnavut devleti Sünnîliği, Bektaşîliği, Ortodoksluğu ve Katolikliği eşit olarak tanımıştı. Bundan hareket ederek Arnavut bölgelerin şöhretli babaları Ahmet Turan ve Hüseyin Prişta 13.07.1920 tarihinde yeni hükümete büyük bir Bektaşî Kongre’sinin yapılması için müracaat etmiş ve izin istemişlerdi[13].

    17 Ocak 1921 tarihinde Prişta’da ilk büyük Bektaşî Kongre’si yapılmış kongrede Makedonya, Kosova ve Arnavutluktan 37 baba hazır bulunmuştur.

    Kongre’de Arnavut Bektaşîlerinin örgütleşmesini ve faaliyetlerini düzenleyecek 28 maddeli bir tüzük kabul edilmiştir. Aynı zamanda Arnavut Bektaşîleri hakkında son sözü söyleyecek 7 kişilik bir Babalar Komisyonu kurulmuştur[14].

    Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra dünya Bektaşîlerini başı olan Salih Niyazi Dede’nin Hacı Bektaş’tan 1933 yılında Arnavutluğa  gelmesiyle Kral Ahmet Zogu’’un da yardımıyla Tirana’da büyük bir bina yaptırıldı ve Dünya Bektaşîlerin merkezi Hacı Bektaş’taki Pir Evi açılıncaya kadar buraya intikal ettirildi. Salih Niyazi Dede Arnavutluk’ta bulunduğu sürede Makedonya, Kosova ve Arnavutluk’ta 67 tekkede görev yapan dervişlere erkan gösterip  babalığa  yükseltmiştir. 1941  Ekim’inde  Salih Niyazi Dede  30 yıl önce

    kapatılmış olan Harabati Baba Bektaşî tekkesini faaliyete geçirmek için Makedonya’ya Yakovalı Derviş Kazım Bakali’yi gönderdi.

    Elbasan Cafer Baba tekkesine bağlı olan Derviş Kazım tekke’nin postnişini Mustafa Baba’dan izni aldıktan sonra yanına Elbasanlı Derviş Musa Hinadema’yı da alarak 6 Aralık 1941 yılında Kalkandelen’e gelmiştir.

    Birkaç gün yerleştikleri Dr. Cafer’in[15] evinde kaldıktan sonra Tekke’nin Ambar Evi’ne geçmişler ve 1941/42 kışını çok zor şartlarda orada geçirmişlerdir. Artık babalık rütbesine yükselen Baba Kazım Bakali ile Baba Musa Hinadema Makedonya İslâm Birliğinden Makedonya’da bulunan Bektaşî tekkelerin vakıflarını geri almak için bu müessesenin yetkilileri ile irtibata geçmişlerdir. Uzun süren tartışmalardan sonra tekkelerin vakıfları tekkelere iade edilmiştir. 1942  yazında Baba Kazım’a ve Baba Musa ‘ya yardımcı olmak üzere Arnavutluktan Korçalı Derviş Aziz, Yakovalı Derviş Muharem ve Derviş Kamil katılmıştır. Baba Kazım yanındaki dervişlerle Makedonya’da Bektaşîliğin yeniden canlanması için çok çaba sarf etmesine rağmen pek te başarılı olamamıştır. Zira, iki dünya savaşı arasında kurulan Yugoslavya Krallığı’nda Sünnî Hanefi Mezhebi devletin resmi mezhebiydi ve hocaların çalışmaları-devletin siyasetine karışmadıkça- serbestti ve destekleniyordu[16]. Bu sıralarda birçok hoca efendi İslâmın temel prensiplerinden çok uzaklaşmış olan

    Bektaşîleri namaza, oruça yaklaştırmak, içki ve heterodoks görüşlerden uzaklaştırmak  için  epeyce  çaba   sarfetmişlerdir.  Yaptıklarının  doğru  veya

    yanlışlığı bir yana,özellikle Kalkandelen, Gostivar ve Kırçova’da çok başarılı olmuşlardır[17].

    1941 yılında Derviş Kazım Kalkandelen’e geldiğinde ona karşı birçok hoca efendi kaba kuvvet kulanmayı da düşünmüşlerdir. Ancak Dr. Cafer Suleymani’nin otoritesi ve devlet kademelerinde ki yeri onları bu davranışlarından vazgeçdirtmiştir.

                İkinci Dünya Savaşından sonra komunist Yugoslavya kurulmuş,onun bünyesinde de Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti yer almıştır. Yeni devlet yetkilileri birçok vakfın yanında Makedonya’da sahipsiz kalan Bektaşî tekkelerinin vakıflarını da gasp etmiştir. Baba Kazım Bakali Baba Musa Hinadema ile birlikte Makedonya’dan uzaklaşarak Yakova Bektaşî Tekkesine yerleşmişlerdir. 15 Şubat 1981 yılında vefatına kadar Baba Kazım Yakova’da kalmıştır[18].

                Baba Kazım Makedonya’dan uzaklaşırken Makedonya Bektaşîlerinin sorunları ile ilgilenmek için Baba Tahir Gaşi’yi yerine bırakmıştır.

                İkinci Dünya Savaşı sıralarında Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da Bektaşî Babaları[19] tamamen komunistlerin karşısında yer alırken,  1950 lerden sonra birçoğu komunistlerle aynı saflarda hareket etmeye başlamıştır. Birçok Arnavut Komunist Yöneticisi Bektaşî sıralarından çıkmıştır.

    Komunist dönemi Yugoslavyası(1945-1990) anayasasında 1952 yılına kadar tarikat ve tekkelerin faaliyetlerini belirtecek bir madde bulunmamaktadır[20]. Tarikat ve tekkeler İslâm Birliği Teşkilatına ait bir birim olarak görülmüştür. 1952 yılında ilk olarak tarikat ve tekkelerin faaliyetleri yasaklanır. Bu münasebetle Makedonya’da bütün tekkeler kapatılmıştır. Makedonya’da bulunan Bektaşî tekkelerden kapatılıp ancak günümüze kadar ayakta kalabilen üç tekke vardır. Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi[21], Kırçova Hıdır Baba Tekkesi ve Pirlepe’nin Kanatlar köyündeki Dikmen Baba Tekkesi.

                Tarikat ve tekkelerin kendi aralarında kurdukları bir organizasyona ilk olarak 1970 yılında rastlıyoruz.Bu tarihte Yugoslavya dervişleri ortaklaşa olarak yaptıkları ilk toplantıda Yugoslavya İslâmî Tarikat Dervişleri Federasyonu’nu kurdular[22]. Bu teşkilat bütün mevcut tarikat,şeyh ve tekkeleri bir çatı altında toplamayı hedeflemiştir.

    Aradan iki yıl geçmeden 1972 yılında bu teşkilat genişletilerek Yugoslavya İslâm Tarikat ve Dervişler Birliği adıyla faaliyetine devam etmiştir. Tarikat ve tekkelerin bir organizasyon altında toplanmaları, faaliyetlerine belirli bir harketlilik ve canlılık kazandırdı. Nitekim 1978 yılında mustakil olarak “Hu” adında kendi bültenlerini de çıkarmaya başladılar. Yugoslavya Bektaşîlerini bu teşkilatta Baba Kazım Bakali temsil etmekteydi, ancak Makedonya’da Bektaşîlerin temsilcisi olan Baba Tahir Gaşi de birçok toplantıya misafir olarak katılmıştır.

     Makedonya bağımsızlığının ardından ve demokrası hareketlerinden sonra  Kırçova  Hıdır Baba  Tekkesi  Ziya Paşoli Baba’nın postnişinliğinde ve

    Kanatlar’da üç baba  Musa Baba, Cafer Baba ve İdris Baba meydan açarak faaliyetlerine başlamışlardır. 1993 bir Nevruz sabahında Kalkandelen’li, Gostivar’lı, Kırçova’lı Bektaşîler bir araya gelip Harabati Baba Bektaşî Tekkesine zorla girivermişler. Bir anda organize edilmiş bir şekilde Meydan Evi’ne postlar serilmiş, gülbanklar çekilmiş, Nevruziyeler okunup, Hazreti Ali’nin doğum günü kutlanmıştır. Polis çıkartmak isteyince dervişler sonuna kadar direnmişler. On günlük açlık grevi yapan mühipler, on gün boyunca Meydan Evi’nden çıkmamışlar. Böylece Türbe ve Meydan Evi’nin bulunduğu bölümde kalmalarına izin verilmiştir. O günden bu yana tekkenin bir bölümünde bektasıler kalmaktadır. 1993 yılında postnişinliğe Baba Tahir Emini oturmuşturç Onun 2006 yılında vefatından sonra Arnavutluyktan gelen Baba Edmond Brahımaj postişinlik görevini yürütmektedir.

    Anket ve Ropörtaj Işığında  Günümüz Makedonya Bektaşîleri’nin Dinî  İnançları ve Yaşayışları

                A. Anketler ve Değerlendirilmesi

    Anket uygulamasında Makedonya’da Bektaşî tekkelerinin faal olduğu Kalkandelen , Kırçova ve Kanatlar köyünün seçilmesi uygun görülmüştür. Çünkü bu üç yer hem tarih boyunca hem günümüzde Makedonya Bektaşîlerinin yaşadıkları ve faaliyetlerine devam ettikleri  en önemli merkezlerdir. Özellikle Kalkandelen‘in Arnavutluk’a yakın olması, jeo- politik açıdan da çok önemlidir.

    Yapılan ön girişimlerde gerek halkın ankete yabancı olması gerekse bölgedeki mevcut olan önyargılardan dolayı katılımın çok düşük düzeyde olacağını düşünmüştük, fakat devamlı diyalog kurduğumuz babalara  amacımızın bir bilimsel çalışma  olduğunu inandırdıktan sonra babalar anket formlarının dağıtılmasında bizzat yardımcı olmuşlar ve halka bunun üniversite’de bir çalışma olduğunu, şüphe duyulacak menfi bir durumun bulunmadığını, soruları dikkatlice okuyarak doğru biçimde cevaplamaları gerektiğini söylemişlerdir. Böylece Kalkandelen’de anket başarıya ulaşmış, katılım %90 nı bulmuştur. Kırçova’da anket’e katılım %70’i geçmiştir. Kanatlar köyünde ise anket’e katılım yüzdesi umulanın altında %45 cıvarında kalmıştır[23].

    Ankette Yer Alan Soruların Değerlendirilmesi

                SORU  1

                                       “Sizce Bektaşîlik Nedir”?

    İFADELER                                                                SAYI                       %

     a) Hz Muhammed’in yolunu takip etmektir.                   –                            0 

     b) Hz. Ali ve imamların  yolunu takip etmektir.             15                      7,5

      c) Hacı Bektaş Veli’nin kurmuş olduğu bir             117                     68,5

                tarikattır.

     d) Mürşit olarak Hz. Muhammedi, Rehber olarak            58                      29

    Hz. Ali’yi ,Pir olarak Hacı Bektaş Veli’yi tanımaktır.    

     e) Farklı düşünüyorsanız lütfen yazınız.                   –                         –

     f) Cevapsız                                                                     10                        5

     Toplam                                                                           200                       100

                Görüldüğü gibi deneklerin yarıdan fazlası (%68,5) Bektaşîlik’in “Hacı Bektaş Veli’nin kurmuş olduğu bir tarikat” olduğunu söylemiştir. Bektaşî babaları konuşmalarında, sohbetlerinde ve gazetelere verdikleri demeçlerde her zaman Hacı Bektaş Veli’yi ön planda tutmaktadırlar, bundan dolayı Bektaşîliği çok az bilen Makedonya Bektaşîleri Baba’lardan Hacı Bektaş Veli’nin ismini en çok işittiklerinden dolayı bu cevabı benimsemişlerdir. .

    Bektaşîliğin “Mürşit olarak Hz. Muhammed’i , Rehber olarak Hz. Ali’yi, Pir olarak Hacı Bektaş Veli’yı tanımak” olduğunu söyleyen deneklerin (%29) genelde Kanatlar köyünde yaşayan Türk Bektaşîleridir. Çünkü bu köyde yaşayan ahalinin Türkiye’de akrabaları vardır ve Bektaşî Babaları da Türkiye’den el almışlardır, aynı zamanda Doç.Dr. Bedri Noyan Dedebaba’nın  Bektaşîlik-Alevilik Nedir? kitabının da babalar ve bazı muhibler tarafından okunduğunu görmüştük.

    Şiiliğe meyilli ve henüz Bektaşîliğe girmemiş olan genç aşıkların bir bölümü (%7,5) Bektaşîliğin “ Hz. Ali ve imamların yolunu takip etmek” olduğunu söylemişlerdir.

      SORU 2

                “Kendinize hangi isimle hitab edilmesini isterdiniz”?

                İFADELER                                       SAYI                                        %

                a) Alevi                                                      –                                            0

                b) Kızılbaş                                             –                                           0

                c) Rafizi                                                       –                                           0

                d) Bektaşî                                                200                                       100

                e) Cevapsız                                                 –                                             –

                Toplam                                                        200                                       100

                Görüldüğü gibi deneklerin tamamı bu soruyu cevaplandırmış ve tamamı kendilerine “Bektaşî” ismiyle hitab edilmesini istediğini söylemiştir. Makedonya , Kosova ve Arnavutluk’ta yaşayan Bektaşîler kendilerini sadece Bektaşî olarak görmekte ve başka isimlerle karıştırılmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar.Bu şekilde hareket etmelerinin belki en büyük nedeni  Türkiye ile Arnavutluk Bektaşîleri arasında dedebabalık konusunda mevcut olan anlaşmazlıktır. Çünkü bu bölgelerde yaşayan Bektaşî babaları ve muhibleri Bektaşîlik ile Alevilik arasındaki farkı açıklayabilecek durumda değildirler[24].

    Bektaşîliğin esas silsilesini kendilerinin takip ettiklerini, Türkiye’de ise Bektaşîlik konusunda yanlış yorumlar yapıldığını anlatmak için prensip olarak tamamı kendisine Bektaşî ismiyle hitab edilmesini arzulamaktadır.      Ancak şu da bir gerçektir ki Balkanlar’a ve özellikle Makedonya, Kosova ve Arnavutluğa gelen Bektaşî misyonerleri Bektaşîliği herkesin girebileceği, soydan gelmekle hiç ilişkisi olmayan bir tarikat olarak tanıtmışlardır.

                                                    SORU 3

                            “Alevi Bektaşî Farklılaşması Var mıdır?”

    İFADELER                                                             SAYI                                 %

    a)Yoktur,ikisi de aynı anlayışın değişik           20                                      10

    isimleridir.

    b)Alevilik soydan gelir,Bektaşîlik ise herkesin          27                                   13,5

    katılabileceği bir tarikattır.

    c)Alevilik şiilikten kaynaklanır , Bektaşîlik ise       46                                     23      

    Sünnî bir tarikatır.

    d)Farklı düşünüyorsanız lütfen yazınız.             95                                  47,5

    e) Cevapsız                                                              12                                    0,6

    Toplam                                                                     200                                  100

                Deneklerin yarısına yakını (%47,5) şıklarda verilen ifadelere değil , farklı düşünceler için bırakılan yerde , “ Alevilik Bektaşîlikten farklıdır” ifadesini yazmışlardır. İkinci sorunun değerlendirilmesinde de denildiği gibi, Makedonya’lı Bektaşîlerinin büyük bir kısmı Alevi-Bektaşî farklılığının hangi noktalarda olduğunu bilmemekte, ancak farklı olduklarını babaların birçok sohbetinde işitmişlerdir. Bundan dolayı “Alevilik soydan gelir Bektaşîlik ise herkesin katılabileceği bir tarikattır” şıkkını değil de boş bırakılan yerde  “farklıdır” demişlerdir. %13,5 ise az çok Alevi-Bektaşî farkını bilen, Baba Kazım Bakali’nin [25] sohbetlerine katılan daha yaşlı Bektaşî muhibleridir . Bunlar Alevilik – Bektaşîlik farklılığını Aleviliğin soydan gelmesinde Bektaşîliğe ise herkesin katılabileceğinde görmüşlerdir.

                Bektaşîlerin yaşadıkları diğer bölgelerde belki rastlanmayan  bir husus, ankete katılanların %13 ‘ün işaret ettiği gibi Makedonya’da yaşayan bir grup Bektaşî  Bektaşîliği bir şii tarikatı olarak değil, Ehl-i Beyte sevgi besleyen bir Sünnî tarikatı gibi görmektedirler.

     Kanatlar köyünde yaşayan Bektaşîlerin bir kısmı ise Alevilik ile Bektaşîlik arasında fark görmemektedirler.  Kanatlarlılar Bektaşîlik hakkındaki bilgileri genelde Türkiye’den aldıklarından dolayı böyle bir ayırıma gitmemişlerdir. Kanatlar köyüne “Cem” ve “Nefes” dergileri devamlı gelmekte ve Bedri Noyan Dedebaba’nın kitabı babaların temel kitabıdır.

                                                    SORU 4

                “Sünnîlik Hakkında düşünceleriniz nelerdir?”

    İFADELER                                                    SAYI                                             %

    a) Kur’an-I Kerim, Hz. Muhammed ve                6                                                0,3

    sahabenin yolundan gidenlere verilen isimdır.

    b) Yezid’in soyundan gelenlere verilen                65                                             32,5

    isimdir.

    c) Hz. Ali ve evlatlarına düşmanlık  78              3                                      besleyen zümredir.

    d) Bektaşîlikle irtibatı olmayan bir                     41                                            20,5

    bir düşünce tarzıdır.

    e) Farklı düşünüyorsanız lütfen yazınız.         –                                               –

    f) Cevapsız                                                         10                                             0,5

    Toplam                                                               200                                            100

                “Sünnîlik hakkında düşünceleriniz nelerdir “ sorusunda deneklerin %39, Hz. Ali ve evlatlarına düşmanlık besleyen zümredir cevabını benimsemiştir. 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı’nın ilgası ve onunla beraber Bektaşî Tekkelerinin de kapatılması ile Makedonya’da yaşayan Bektaşîler zor günler yaşamıştır. Özellikle 1919-1940 yılları arasında Krallık Yugoslavya döneminde Makedonya’da Bektaşîlere Bektaşî gibi yaşamalarına imkan tanınmamıştır. Bundan dolayı Makedonya Bektaşîleri aynı bölgede beraberce yaşadıkları Sünnîleri , Hz. Ali ve evlatlarına , onun yolunu takip edenlere baştan itibaren düşmanlık besleyen bir zümre gibi görmüşlerdir. %32,5 ise Yezid’in soyundan gelenlere verilen isimdir , cevabını benimsemiştir. Makedonya Müslüman halkı arasında – gerek Sünnî gerek Bektaşî-Yezid ismi kötülüğün ve zulumun simgesidir. Hz. Hüseyin’in  Kerbela’da katlini emreden Yezid Bektaşîlere uzun bir müddet hayat hakkı tanımayan bölge hoca efendileriyle özdeşleştirilmiştir. Ancak Hoca efendilerin bu şekilde hareket etmesinde temel sebep Bektaşîlerin dini görevlere karşı fazla liberal ve heterodoks davranmaları, ibadethanelerde içki kulanmaları v.s. olmuştur. Deneklerden %0,3 kadar çok az olan bir kısmı Sünnîlik için “Kur’an-ı Kerim, Hz. Muhammed  ve sahabenin yolundan gidenlere verilen isimdir” ifadesini uygun görmüşlerdir.

                Yapmış olduğumuz gözlemlerde, kendilerini şeriat merhalesini aşan havastan, camiye gidenlerin ise henüz şeriat aşamasında olduklarını söyleyen bazı Bektaşîlerle de karşılaştık. Deneklerin bazıları da Sünnîleri sadece Kur’an ve Hz. Muhammed’in zahir hükümleriyle uğraşan ve batinin lezzetini hissedemeyen kesim olarak görmüşlerdir.

                                                          SORU 5

                                        “ Bir Sünnî ile Evlenir misiniz?”

    İFADELER                                            SAYI                                             %

    a) Evet                                                     126                                              63

    b) Hayır                                                  53                                               26,5

    c)Kararsızım                                          –                                                     –

    d) Cevapsız                                             21                                                10,5

    Toplam                                                    200                                                100

                “Bir Sünnî ile evlenir misiniz”? sorusu araştırmanın dinamik bir yönünü temsil etmekte ve aynı zamanda  Bektaşîlerin toplumsal hayata katılımlarını, çevrelerinde yaşayan, birçok durumda akrabalık ilişkilerinde oldukları Sünnîler hakkında toplumsal hayat açısından değerlendirmelerini ortaya koymaya çalışan bir sorudur.

                Yakın tarihteki uygulamalara bakıldığında, şöyle bir gerçekle karşı karşıya kalmaktayız: Sünnîler Bektaşîlerden kız almışlar amma kız verdikleri çok nadir olmuştur. Ancak XX. asrın ikinci yarısından itibaren bu konuda yeni evlenenlerin Sünnî veya Bektaşî olmaları sorun teşkil etmemiştir. Bektaşîler açısından soruna bakıldığında,Makedonya Bektaşîleri,çevrelerinde yaşayan Sünnîlerden kız alıp vermekten çekinmemişlerdir. Görüldüğü gibi deneklerin %63 “Bir Sünnî ile evlenir misiniz?, sorusuna  “Evet” cevabını vermiştir. Makedonya Bektaşîleri’nin kırgınlığı Sünnî halktan çok, onlara karşı – kendilerinin ifadeleriyle- acımasızca davranan Sünnî hoca efendileredir. Aynı zamanda bu soruya evet demelerinde şüphesiz ki yeni dünya düzeninin getirdiği hayat tarzının  ve Bektaşîlikteki herkese karşı sevgi, saygı ve hoşgörü prensiplerinin de etkisi olmuştur.

                Soruya %26,5  “ Hayır” cevabını vermişlerdir. Özellikle köylerde –Kanatlar, Rasadişte-[26] yaşayan Bektaşîler evlenme konusunda daha tutucu davranmaktadırlar. Onlara göre bir Bektaşî  genç bekar bir Sünnî kızla evlenemez ,ama dul bir Bektaşî erkek Sünnî kadınla evlenebilir. Genç bir Bektaşî kızı Sünnî bir erkekle evlenemez ama dul bir kadın evlenebilir. Çünkü dullar pişkindir ve Bektaşîlikten vazgeçmezler. Bundan dolayı “Bir Sünnî ile evlenir misiniz” sorusuna da “ Hayır” cevabını vermişlerdir.

    SORU 6

                “ Sizce Sünnîlik ve Bektalşilik Arasında Bir Zıtlaşma Var mıdır?”

    İFADELER                                      SAYI                                           %

                a) Evet                                                      151                                      75,5

                b) Hayır                                                    49                                      24,5

                c) Cevapsız                                                –                                           –

                Toplam                                                      200                                      100

                Görüldüğü gibi anket’e katılanların büyük bir çoğunluğu  (%75,5) Sünnîlik ile Bektaşîlik arasında bir zıtlaşmanın mevcut olduğunu söylemiştir. Komunist dönemi boyunca  tekkelerin kapatılmış olması nedeniyle Bektaşîler tarikat faaliyetleri açısından daha arka planda durdukları için potansiyelde mevcut olan bu zıtlaşma pek görünmemiştir.Ancak 90’lı yıllardan sonra , Bektaşîler toparlanmaya başlamış ve komunist yönetiminin gasb ettiği tekke vakıflarını geri istemek için girişimlerde bulunmuştur.Bu nedenle Makedonya İslâm Birliği ile resmi bir müessese olarak kurulması için teşebbüsler yapılan  Makedonya Bektaşîler Birliği arasında gazete, televizyon ve değişik diğer platformlarda anlaşmazlıklar ortaya çıkmıştır.

                Kırçova[27] bölgesinde yaşayan pomak asıllı Bektaşîler ile Gostivar[28] etrafından ankete katılanlar “ Sünnîlik ile Bektaşîlik arasında zıtlaşma var mıdır” sorusuna “Hayır” yoktur cevabını vermişlerdir (%24,5). Kırçova’da birçok tarikat mevcut olduğundan dolayı – Melami, Halveti, Rufai, Bektaşî – bölgede Sünnî halk tarikatlara daha musamahalı bakmaktadır ve aralarında kız alıp vermekte, iyi geçinmektedirler.

    SORU 7

                           “ Bu Zıtlaşma Zararlıdır”.

    İFADELER                                        SAYI                                               %

    a) Evet                                                 151                                                 75,5

    b) Hayır                                                –                                                       –        

    c)Cevapsız                                           49                                                    24,5

    Toplam                                                200                                                   100

                “Bu zıtlaşma zararlıdır” sorusuna daha önce zıtlaşma vardır diyenlerin tamamı “evet” cevabını vermişlerdir. Kendilerini İslâm şemsiyesi altında gören ve kendilerini Muhammed-Ali’nin yolunu takip edenler olarak  sayan Makedonya Bektaşîleri, Sünnîlerle  mevcut olan zıtlaşmanın hem Sünnîler hem de Bektaşîler için zararlı olacağına inanmaktadırlar. Bundan karlı çıkacak tarafın hem Bektaşîlerin hem  Sünnîlerin düşmanı olan gayr-i müslimler olacağını karşılaştığımız bütün Bektaşîler söylemektedir.

     Balkan savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Müslümanların arasına parçalanmayı sokmak isteyen birçok şahıs aylarca Makedonya Bektaşî  tekkelerinde babaların yanında kalmış ve onlara siyasi planda nasıl hareket edeceklerini söylemişlerdir[29].

    Günümüzde de Bektaşîlike mevcut olan heterodoksluk, aşırı hoşgörü, değişik yazarlar tarafından onları İslâm’dan uzaklaştırmak için kulanılmaktadır. Makedonyalı birçok gayr-i müslim yazar, gazeteci Bektaşîler hakkında konuştukları zaman onları Hristiyanlığa ve hristiyan geleneğine İslâm’dan çok daha yakın olan bir tarikat olarak sergilemektedirler.

                Balkanlar’da asırlarca İslâmın bayraktarlığını yapan Bektaşîler için bu durum hiç de objektif değildir, ancak bunun böyle olmasına Bektaşî babalarının Bektaşîliği gerektiği gibi tanımamaları ne kadar yardımcı  oluyorsa, Sünnî hoca efendilerin [30] de katı davranışı o kadar sebep olmaktadır.

                                                                SORU 8

    “ Zıtlaşma Sünnîlerin Hoşgörüsüzlüğünden  Kaynaklanmaktadır”.

    İFADELER                                                 SAYI                                          % 

     a) Evet                                                            151                                         75,5 

      b) Hayır                                                           –                                              0

      c)Cevapsız                                                     49                                             24,5

      Toplam                                                           200                                             100

                                                    SORU  9

                “Zıtlaşma  Bektaşîlerin İlgisizliğinden Kaynaklanmaktadır?”

    İFADELER                                       SAYI                                                 %  

    a) Evet                                                 –                                                      0

    b) Hayır                                            151                                                  75,5

    c) Cevapsız                                         49                                                   24,5

    Toplam                                               200                                                  100

                Görüldüğü gibi sekizinci ve dokuzuncu soruda ankete katılan Bektaşîlerin tamamı –zıtlaşma yoktur diyenler hariç (%24,5) – zıtlaşmanın ve anlaşmazlığın sebebini Sünnîlerin hoşgörüsüz davranmalarına bağlamaktadırler.  Toplumsal ilişkiler açışından bakıldığında bu doğrudur ancak ideolojik bazda Bektaşîlerin İslâm dininin temel kural ve prensiplerinden fazla uzaklaşması Sünnîlerin bu şekilde davranmalarına sebep olmuştur. Diğer taraftan birçok Bektaşî’nin de Sünnîliğin değerlerine karşı tavırlarının çok katı olduğunu gözlemlerimizde tespit etmiştik. Özellikle Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osmana karşı tenkidleri çok aşırı ve acımasızdır.

    SORU 10

                            “ Bektaşîlikle ilgili  kitap okudunuz mu?”

                İFADELER                                          SAYI                                     %                                          

                a) Evet                                                     172                                     86

    b) Hayır                                                   17                                      8                                        

    c) Cevapsız                                             11                                      5,5

                Toplam                                                     200                                     100

                Bektaşîlikle ilgili herhangi bir kitap okudunuz mu? Sorusuna görüldüğü gibi büyük bir çoğunluğu (%86) “evet” cevabını vermiştir. Kalkandelen ve Kırçova şehirlerinde yaşayan Bektaşîlerin, Bektaşîlikle ilgili okudukları kitapların tamamı Arnavutça yazılmış veya Arnavutçaya  tercümelerdir. Gözlemlerimizde tespit edebildiğimiz kadarıyla, ankette de ortaya çıktığı gibi en çok ellerde gezen ve okunan kitaplar şunlardır: Amerika Detroit Bektaşî Tekkesinin postnişi Baba Recepi’nin [31] İslâm Tesavvufu ve Bektaşîlik hakkında Arnavutça yazmış olduğu “Misticizma İslâme dhe Bektashizma” adlı kitabı; Ünlü Arnavut şairi ve aynı zamanda Şemsettin Sami’nin ağabeyi olan Naim Bey Fraşeri’nin , Hz. Hüseyin’in  Kerbela’da şehid  edilmesini  nazmen  Arnavutça  anlattığı “Kerbela”

    isimli kitabı; Meşhur Arnavut Bektaşî babası ve şairi Dalip Fraşıri’nin Fuzuli’den tercüme ettiği “Hadikatu’s-Suada” kitabı. Bunların dışında ropörtaj yaptığımız babalarda ve evlerine girebildiğimiz birçok Bektaşîde Türkiye’de Bektaşîlikle ilgili Bektaşî ve Alevi yazarlar tarafından  yayınlanmış literatürün büyük bir kısmı ve  “Cem” ve “Nefes” dergileri bulunmaktaydı, ancak birçoğu Türkçeyi bilmemediklerinden dolayı okuyamamışlar.

                Kanatlar köyünde yaşayan Türk asıllı Bektaşîlerde ise en çok okunan kitap Doç.Dr. Bedri Noyan Dedebaba’nın “Bektaşîlik –Alevilik Nedir?” kitabıdır.Bunun yanısıra  “Cem” ve “Nefes” dergileri ,bütün tarıkatları anlatan ve Bektaşîliğe uzunca bir bölüm ayıran  Cemal Çehayiç’in boşnakça yazdığı “Dervişki Redovi u Yugoslaviyi” v.s. adlı yayınlardır.

                Gözlemlere de dayanarak genelleme yapılacak olursa denebilir ki Makedonya Bektaşîleri Bektaşîlik hakkında çok az kitap okumakta ve Bektaşîliğin erkanını ve tarihini çok az bilmektedirler.

                     SORU 11

                “ Kur’an-ı Kerim hakkında aşağıdaki bilgilerden hangisi doğrudur?”

    İFADELER                                                     SAYI                                        %

    a) Kur’an-I Kerim’in bir kısmı diğer               73                                         36,5

    üç halife tarfından  kaldırılmıştır.

    b) Kur’an-I Kerim’de Hz. Ali ile ilgili                   89                                         44,5

    ayetler halifeler tarafından kaldırılmıştır.

    c) Kur’an-I Kerim  Hz. Muhammed döneminden      –                                           0

    bugüne kadar eksiklik ve fazlalık olmadan sağlam

    bir şekilde gelmiştir.

    d) Farklı düşünüyorsanız litfen yazınız             31                                       15,5

    e) Cevapsız                                                              7                                         3,5

    Toplam                                                                    200                                       100

                Makedonya’da yaşayan Bektaşîlerle yapılan temaslarda onların Kur’an hakkındaki bilgilerinin çok az olduğunu görmüştük, ancak hepsinde kalıplanmış bir yargı mevcuttur, o da bugünkü mevcut Kur’anın Peygamber efendimize indirilmiş olan  Kur’anın tamamı olmadığıdır. Asıl Kur’an’ın Ali’nin elinde bulunan Kur’an olduğunu kabul etmektedirler . Ankete katılanların sorulara verdikleri cevaplardan da anlaşılacağı gibi (%36,5) Kur’an-ı Kerim’in bir kısmının diğer üç halife tarafından kaldırılmış olduğunu söylemişlerdir. (%44,5) de kaldırılan ayetlerin Hz. Ali ile ilgili olduğunu söylemiştir. Deneklerden hiçbiri Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed döneminden eksiklik ve fazlalık olmadan sağlam bir şekilde günümüze kadar geldiğini kabul etmemektedir. Farklı düşünceler için bırakılan yerde ise %15,5 değişiklik yapılmış olan ayetlerin zahiri değil batini dünya ile ilgili ayetler olduğunu ifade etmiştir.

                Aliye tarikatlarının diğer üç halifeye karşı olan nefreti Kur’anın eksiksiz ve fazlalıksız olma konusunda bile kendi etkisini göstermektedir..

                Makedonya Bektaşîlerinin sohbetlerinde ve bayramlarında hiç Kur’an okunduğunu da görmedik. Kur’an’da belirlenen hükümleri Makedonya Bektaşîleri en azından sözle kabul etmekte yalnız bunların dışında manevi hayatla ilgili birçok hükmün daha mevcut olduğunu, Ehl-i Beyt’in üstünlüğünü, onlara karşı sevgiyi ve saygıyı söyleyen ayetlerin de var olduğunu öne sürmektedirler.

                                                    SORU 12

                “ Hz. Muhammed hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?”

    İFADELER                                          SAYI                                        %

    a) Hz. Muhammed Allah tarafından       178                                         89

    insanlara bir rehber ve bir imam

    olarak gönderilmiştir.

    b) Hz. Muhammed Kur’an-ı Kerim’in       –                                            0

    yazarıdır.

    c) Hz. Muhammed çevresindeki                  –                                            0

    insanlardan menfaat uman ve onları

    yanlış yönlendiren bir kişidir.

    d) Farklı düşünüyorsanız lütfen               17                                         8,5

     yazınız  

    e) Cevapsız                                               5                                          2,5

    Toplam                                                      200                                       100

    Deneklerin tamama yakını (%89)  Hz. Muhammed hakkında ne düşünüyorsunuz, sorusuna, Hz. Muhammed’in Allah tarafından insanlara gönderilmiş bir rehber ve bir imamdır, cevabını vermişlerdir. Makedonya Bektaşîlerinin tamamı Muhammed a.s. peygamber olarak kabul etmekte ve kendilerine  “Biz Muhammed- Ali’nin yolunu takip edenleriz” demektedirler. Hz. Ali’yi ise imamet ve velayet zincirinin başı, Hz. Peygamber’in dizi dibinde yetişmiş, ilm-i ledün’ü bilen tek şahıs olarak görmektedirler. Hz. Peygamber’in yolunu saptıran, ondan sonra hilafeti ele geçiren Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Emeviler olmuştur, bundan dolayı Peygamber ailesi dışından gelen rivayetler kabul edilmez. Türkiye’de Alevilik- Bektaşîlik şemsiyesi altına sokulmaya çalışılan birçok İslâm dışı iddialar, Makedonya Bektaşîleri arasında mevcut değildir.İslâmın öngördüğü prensip ve kuralları hayatlarında tamamıyla uygulamasalar bile kendilerini İslâmın içinde ve Muhammed – Ali’nin yolunu takip edenler olarak görmektedirler.

    SORU 13

           “Hacı Bektaş Veli hakkında ne düşünüyorsunuz?”

    İFADELER                                                       SAYI                                %

    a) İnsanlığı kurtarmak için gönderilmiş         57                                    28,5

    bir zattır.

    b)Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin yolunda               21                                    10,5

    devam eden bir velidir.

    c)İslâmın manevi ve batini yorumunu                  112                                   56

    anlayıp müritlerini yönlendiren bir pirdir.

    d)Farklı düşünüyorsanız lütfen yazınız.            3                                      1,5

    e) Cevapsız                                                              7                                      3,5

    Toplam                                                                     200                                    100

    Makedonya Bektaşîleri daha önceki sorulara verilen cevaplardan da görüldüğü gibi  Hacı Bektaş Veli’yi bir din kurucusu olarak telakki etmemektedirler.

    “Hacı Bektaş Veli hakkında ne düşünüyorsunuz “? sorusuna ankete katılanların (%56) si  “ İslâmın manevî ve batinî yorumunu anlayıp müritlerini yönlendiren  bir pirdir” cevabını vermiştir. Yani, Hacı Bektaş Veli’yi İslâmın içinde bulunan ve onun batini yorumunu yapan pirler zincirinin  bir halkası olarak görmektedirler. (% 28,5) Hacı Bektaş Veli’yi  “İnsanlığı kurtarmak için gönderilmiş bir zat” olarak görmektedir.Katıldığımız sohbetlerde de Bektaşî babaları Hacı Bektaş Veli’nin hayatını anlatırken onun çok sıkıntılı, her tarafta anarşinin  hakim olduğu bir dönemde Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya geldiğini ve Anadolu’dan başlayarak Balkanlara, Necef’e, Orta Asya’ya, Haremeyn’e misioner göndererek bütün insanlığın iki dünyada saadetini hedeflemiş olduğunu söylemişlerdir. Hacı Bektaş Veli ve muhiblerinin hitab ettiği insandı. Din ,dil,ırk gözetilmiyor, ancak her milletin kendi değerlerine dikkat ediliyordu.

    (%10,5) Hacı Bektaş Veli’yi  Hz. Muhammed ve Hz.Ali’nin yolunda devam eden bir veli olarak değerlendirmiştir. Makedonya Bektaşîleri arasında Hz. Muhammed- Hz Ali- Hacı Bektaş Veli üçlüsü hiçbir zaman gözönünden kaçırılmayan bir husustur. Bu üçlü sırayı düşünerek deneklerin bazıları bu cevabı daha uygun gördükleri kanaatindeyiz.

    Farklı düşüncelerin belirtilmesi için bırakılan yerde üç denek Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’nun kurtuluşunu ve Osmanlı Devletin’in yükselişini planlayan siyasi ve manevi bir deha olarak sıfatlandırılmıştır.

    SORU 14

                              “Gusül abdesti alır mısınız?”

    İFADELER                                             SAYI                                            %

    a) Evet                                                     189                                             94,5

    b) Hayır                                                    –                                                  0

    c) Cevapsız                                              11                                               5,5

    Toplam                                                    200                                              100

    Görüldüğü gibi ankete katılan Bektaşîlerin (%94,5) yani , tamamına yakını, “Gusül abdesti alır mısınız?” sorusuna “Evet” cevabını vermiştir. Nedenini açıklamaları için bırakılan boş yerde birçoğu şu açıklamayı yapmıştır: Ruhun temizliğini, manevi ve batini mükemmelliği öngören , tavsiye eden bir tarikat nasıl olur da bedenin temizliğine önem vermez.                                                                          Bazıları sıhhat açısından temizliğin faydalarını anlatmış, az da olsa birkaç kişi bunu Allahın bir emri olduğundan dolayı yaptıklarını söylemişlerdir. Ankete katılmayan ancak sohbetlerde veya değişik  münasebetlerle karşılaşmış olduğumuz Bektaşî ailelerden gelen bazı gençlerin guslun ve abdestin ne olduğunu bilmediklerini gördük. Daha yaşlılar ise Müslüman – Türk anlayışında ve geleneğinde gusula verilen ehemmiyetin tesiri altında diğer hiçbir ibadeti yerine getirmeseler bile bu noktada hassas davranmaktadırlar. Soruyu cevapsız bırakan bazı Bektaşîler bu sorudan çok rahatsız olduklarını ve bir Müslümana böyle bir soru sorulmasının abes olduğunu söylemişlerdir.

    SORU 15

                                        “Namaz  kılar mısınız?”

    İFADELER                                                   SAYI                                          %

    a) Evet                                                              47                                            23,5

    b) Hayır                                                          139                                           69,5

    c) Cevapsız                                                     14                                                7

    Toplam                                                             200                                              100

                Makedonya Bektaşîlerinin birçoğunun namaz kılmadıklarını hem ankette hem de kişisel gözlemlerimizde tespit etmiştik. Deneklerin %69,5 “Namaz kılar mısınız” sorusuna “Hayır” cevabını vermiştir. Büyük bir kısmı sebebinin Bektaşîlerin namazın sabah ve akşam yapılan dua olduğunu ,günlük beş vakit namazın tarikatta olmayan basit insanlara has olduğunu söylemişlerdir. Bazıları sebep olarak şunu ileri sürmüşlerdir: Allahu Teala insanın yatıp kalkmasına muhtaç değildir, insanda önemli olan kalplerin sevgi dolu ve temiz olmalarıdır. Harabati Baba Bektaşî Tekkesinde Mescit binası vardır, ancak henüz geri alınmamıştır, geri alınan Meydan Evi kısmında namaz kılınmadığını Baba Tahir Emini kendisi söylemiştir. Makedonya’da bulunan diğer Bektaşî tekkelerinde namaz kılınmamaktadır[32].

                %23,5 ise namaz kıldıklarını ve kendine Müslüman diyen herkesin namazla mükellef olduğunu söylemişlerdir.Bektaşîlikte sabah ve akşam yapılan özel duaların ise namazı kıldıktan sonra manevi bakımdan yükselme şartıdır. Bektaşîlerin diğer Müslümanlardan farkı namaz kılmamakta değil daha fazla namaz ve ibadet etmekte olmalıdır, demişlerdir. Bu şekilde düşünen Bektaşîlerin bile namaz kıldıklarını görmedik. Prensip olarak  da Bektaşîler camiye girmemektedirler.

                                                    SORU 16

                                     “ Oruc tutar mısınız?”

                İFADELER                                             SAYI                                       %

                a) Evet                                                      81                                         40,5

                b) Hayır                                                   117                                        58,5

                c) Cevapsız                                                2                                            1

                Toplam                                                      200                                          100

                Görüldüğü gibi deneklerin yarısından fazlası ( %58,5) oruc tutmadıklarını söylemiştir. Neden tutmadıklarını açıklarken, birçoğu orucun  sabahtan akşama kadar aç kalmak olmadığını asıl orucun kalpleri kötülüklerden temizlemek ve ruhun derecelerini yükseltmek için duada bulunmak olduğunu söylemişlerdir. Kur’anda geçen “Savm” kelimesi bu anlamdadır Sünnîlerin tuttukları oruc şekli ise bu kelimenin yanlış anlaşılmasından ileri geldiğini ifade etmişlerdir.                       

                %40,5 ise tam tersine, Ramazan’da tutulan orucun Bektaşîler için farz olduğunu bunun dışında Muharrem ayının da ilk on günün de farz olduğunu açıklamalarında ifade etmişlerdir.

                İki Ramazan sırayla Bektaşîleri gözetlemek imkanını bulmuştum ve Makedonya’da yaşayan Bektaşîlerin oruç tutmadığını kendim tespit ettim. Babalara neden oruç tutulmadığını sorduğumuzda, onlar Ramazan orucunun  Bektaşîler için de farz olduğunu ancak kimseyi buna zorlayamayacaklarını ifade etmişlerdir.

    SORU 17

                “ Kendinize has toplantılarınız  ve merasimleriniz var mıdır?”

    İFADELER                                                 SAYI                                          %

    a) Evet                                                         191                                          95,5

    b) Hayır                                                         –                                               –

    c) Cevapsız                                                   9                                              4,5

    Toplam                                                       200                                             100

                “Kendinize has toplantılarınız ve merasimleriniz var mıdır”? sorusuna, soruyu cevaplayanların tamamı (%95,5) “Evet” cevabını vermiştir. Merasimlerinin de Sultan Nevruz,  Aşure, Cuma Akşamı Sohbetleri olduğunu ifade etmişlerdir. Makedonya Bektaşîleri günde iki defa dua ve zikir için toplanmaktadırlar,ancak bu toplantılar zorunlu değil gönüllüdür. Zikirler saz eşliğinde yapılmakta, okunan dualar ve sohbet sırasında verilen bilgiler avam için sırdır. Bunlar Peygamber efendimize Mirac esnasında verilen ve sadece bazı şahıslara açıklanan dualar ve bilgilerdir.Bu nedenle Bektaşî olmayanlar bu zikirlere katılamaz ve onlar için bu dualar bir sırr gibi kalır.

                Her Cuma akşamı tekkelerde sadece Bektaşîlerin katılabileceği sohbetler yapılmaktadır. Bu sohbetlerde saz eşliğinde gazeller, nefesler okunmakta, Bektaşîlik hakkında sorular sorulmakta ve dualar yapılmaktadır.

                Yeni biri Bektaşîliğe girmek istediğinde  İkrar Töreni yapılır. Bu törene yakın şehirlerde bulunan babalar, ve muhibler katılır, yemekler pişirilir ve aday İkrar Ayininde yapılması gereken dua ve merasimle Bektaşîliğe girmiş olur[33].

                Makedonya’da Bektaşîler yılda iki defa özel merasimler yapmaktadırlar:

    1. Aşurenin Pişirilmesi – Muharrem ayının birinci gününden onuncu gününe kadar oruç tutarlar. Peygamber efendimizin torunu Hz. Hüseyin Kerbela’da Muharrem ayının onuncu  ve cuma günü şehit edilmiştir.  Aşure bu günde onun ve onunla birlikte Kerbela’da şehit düşenlerin ruhu için pişirilir ve dağıtılır.O akşam tekke sabaha kadar açıktır ve sadece Müslüman olanlar değil herkes gelip  aşure yer evlere de götürürler.
    2. Sultan Nevruz – Bektaşîlerin büyük bayramı olan Nevruz Makedonya Bektaşîleri tarafından  da kutlanmaktadır. .Nevruz sabahı (21 Mart) Nevruz Erkanı icra edilir, Nevruziyeler okunur , nefesler söylenir , yeni biri Bektaşîliğe girerse meydan açılır ve ikrar ayını da yapılır. Bektaşîler Sultan Nevruz’u Hz. Ali’nin doğum günü olarak kutlamaktadırlar. Bu bayram üç gün sürer.

    Bu toplantıların dışında muhiblerden birinin oğlu olursa tekkede kurban kesip yemek pişirir ve bu münasebetle Bektaşîler yine bir araya gelip gazeller, nefesler okurlar. Aynı merasim nikah kıyıldığında da yapılır.

    Bektaşîlerden biri vefat ettiğinde yakınları onun ruhuna tekkede  mevlid okuturlar ve yemek pişirirler.

    SORU 18

                          “Musahibiniz var mıdır?”

    İFADELER                                                    SAYI                               % 

    a) Evet                                                              12                                 0,6

    b) Hayır                                                              8                                  0,4

    c) Musahibin ne olduğunu bilmiyorum             175                                  87,5

    d) Cevapsız                                                         5                                   2,5      

    Toplam                                                             200                                   100

                Makedonya Bektaşîleri arasında musahiplik hemen hemen  bilinmemektedir.  Anketten de anlaşıldığı gibi deneklerin %87,5 musahibin ne anlama geldiğini bilmemektedir. Toplam olarak “Hayır “ ve “Evet” cevabını veren sadece %10 dır.

     70-80 yaşlarında olan bazı Bektaşîlerle yaptığımız sohbetlerde onların musahipliğin ne olduğunu bildiklerini gördük. Kendilerinin de musahibleri olduğunu ancak onlardan bazılarının Hakka yürüdüğünü, bazılarının da Türkiye ve Amerika’ya göç ettiklerini ifade ettiler. Baba Tahir Emini de 40-50 yıl önce aynı törende nasib alanların musahib olduğunu ancak son dönemde –kendisinin ifadesiyle- babaların Bektaşîliği gerektiği gibi bilmediklerinden dolayı bu kuralın uygulanmadığını söyledi. Musahiplik ise Bektaşîlikte çok önemli olan bir kuraldır. Birbiriyle musahip olanlar, hayatın her safhasında birbirine yardımcı olurlar .

                Bektaşî adetlerinde diyor Baba Emini,musahiplik iki muhibin kıyamete kadar süren kardeşliğidir[34]. Musahiplik hayatta bir defa yapılır. Ölüm, dargınlık ya da ayrılık gibi nedenlerden bu ikrar bozulsa da bir daha tekrarlanmaz.

                                                    SORU 19

                                      “Aşure pişirir misiniz?”

    İFADELER                                                           SAYI                                   %  

    a) Evet                                                                    192                                     96

    b) Hayır                                                                     –                                        –

    c) Cevapsız                                                             8                                           4

    Toplam                                                                 200                                        100

                Görüldüğü gibi deneklerin %96 si Aşure pişirdiklerini. Nasıl pişirdikleri sorusuna ise, tekkede grup halinde pişirdiklerini  ve yöre halkından 10 Muharrem’de tekkeyi ziyaret edenlere dağıttıklarını; bazıları evlerde de ayrıca pişirip komşularına ve akrabalarına dağıttıklarını ifade etmişlerdir[35]. Aşure’ye buğday, kuru fasulye, mısır, ceviz, kuru kayısı, elma v.s. konulur, büyük bir kazanda tekkede pişirilir. Aşure pişirilirken Mersiyeler okunur, aşçıbaşıdan başlayarak sırayla bütün muhiban kepçeyi eline alıp aşureyi karıştırırlar. Aşure pişirildiği günden üç gün sırayla tekkelerde şiir geceleri düzenlenir, nefesler okunur, Bektaşîlikle ilgili konferanslar verilir.

    SORU 20

                “Bektaşî babaların  görevleri aşağıdakilerden hangileridir?”

    İFADELER                                                       SAYI                                %

    a) Günahtan korunmuş bir pirdir.                         37                                  18,5

    b) Kendisine bağlı müridlere yol                        121                                 60,5

    gösteren,bellî dini merasimleri idare eden

    cemaat reisidir.

    c) Bir grup Bektaşînin güvenini kazanmış             –                                       –

    bilgisi olmayan, yaşça büyük, saygı duyulan

    şahıslara verilen isimdir.

    d)Farklı düşünüyorsanız lütfen yazınız          29                                     14,5

    e) Cevapsız                                                           13                                      6,5

    Toplam                                                                 200                                      100

    Bektaşîler babalarına aşırı saygı duymakta ve onları kendilerine yol gösterecek reis olarak kabul etmektedirler. Ankete katılan Bektaşîlerin yarısından fazlası  (%60,5) “Bektaşî Babalarının görevleri hangileridir” sorusu için   “Kendisine bağlı müridlere yol gösteren, belli dini merasimleri idare eden cemaat reisidir” cevabını benimsemiştir. %18,5 Bektaşî babalarını günahtan korunmuş  bir pir olarak görmüştür. Farklı düşüncelerin belirtilmesi için bırakılan boş yerde (%14,5) Bektaşî babalarını insanın manevi hayatını yönelten , muhiblerini manevi hayatın aşamalarına  taşıyan gizli ilmi (ilm-i ledün) bilen şahıslar olarak anlatmışlardır. Birçoğuna göre Baba siyasete karışmaz ve hiçbir partiye üye olamaz,onun alanı manevi hayattır. Sohbetlerine katıldığımız veya dışarıdan gözlediğimiz bazı  Bektaşîler  babalar önünde çok saygılı davranmakta, Baba’dan gelen emrin etrafında  hiç düşünmeden uygulamaktadırlar. Bunun en önemli nedenlerinden biri babaların onlara karşı gizli ve dokunulmaz (tabu) yöntemli konulara  devamlı temas etmesinden dolayı olsa gerek. Baba muhibe bir işi emredeceği anda  ruyaya başvurmaktadır. O rüyada Hz. Muhammedi, Hz. Ali’yi, Hacı Bektaş Veli’yi veya Balım Sultan’ı görmüş ve falan dervişin bu işte şu şekilde hareket etmesi gerektiğini söylemiştir. Dolayısiyle dokunulmaz olan bu zatlardan birinin ismi anıldığında tartışılacak konu kalmamaktadır. Bu gibi durumlar özellikle seçimlerde kim için oy kulanılması gerektiği dönemlerde çok fazla mevcuttur. Babalar aynı zamanda cemaatine sohbet sırasında Bektaşîlikten bahsederken erkandan, ibadetlerden bahsetmez, sohbet konuları genelde insanı menfi veya müsbet manada heyecanlandıran Hz. Ali’nin kerametleri, katledilmesi, Kerbela hadisesi, Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişi ve diğer menkibelerdir. Bektaşîlerin sağduyusuna değil hissiyatına hitab edilmekte ve birçok defa hatalı davranışlara sebep olunmaktadır.

                                                    SORU 21

    “Sizce İslâm dininde ferdin hareketlerini yönlendiren aşağıdakilerden                                                                                                 

                                             sırasıyla hangileridir?”

    İFADELER                                                      SAYI                                         %

    a) Kur’an, Sünnet, alimlerin görüşleri .                 18                                           0,9

    b) Hacı Bektaş Veli’nin direktifleri.                    93                                          46,5

    c) Yaşayan ve bağlı olduğumuz                       51                                          25,5

      Bektaşî babanın direktifleri.

    d)Farklı düşünüyosanız lütfen                           22                                           11

    yazınız.

    e) Cevapsız                                                           16                                            8

    Toplam                                                                  200                                       100

                Bektaşîlerinin büyük bir bölümü Hacı Bektaş Veli’yi Kur’an’ı   en iyi anlayan ve batini bir uslupla yorumlayan şahıs olarak görmektedirler. Bundan dolayı “Sizce İslâm dininde ferdin hareketlerini yönlendiren sırasıyla hangileridir”? sorusuna sadece %9 Kur’an, Sünnet ve alimlerin görüşleri cevabını vermiştir. %46,5 ise soru için Hacı Bektaş Veli’nin direktifleri cevabını uygun görmüştür, çünkü Hacı Bektaş Veli bir İslâm misyoneridir ve her millete, milletin diline, ırkına, gelenek ve törelerine zarar vermeden İslâmın  prensiplerini aşılamaya çalışmıştır. %25,5’i Müslümanın hareketlerini yönlendiren  zamanın Bektaşî babalarıdır, demiştir. Dönemin sorunlarını ve ne şekilde hareket edilmesi gerektiğini  en iyi bilen , yeteneğinin, zahiri ilmin yanında gizli bilgiyle de donatılmış Bektaşîlerin bağlı olduğu Baba’dır. Araştırma sırasında irtibata geçebildiğimiz birçok baba da bu konunun üzerinde çok durmaktaydı. Hacı Bektaş Veli’nin direktiflerini en iyi anlayan onlar oldukları ve hiçbir zaman onun öğretilerinin dışına çıkmadıklarını, bunun için Baba’nın direktiflerinin Hacı Bektaş’ın direktifleri olduğunu ileri sürmüşlerdir.

     Deneklerin bir kısmı (%11 cıvarında) daha farklı düşünmektedir. Onlara göre Müslümanın hareketlerini yönlendiren Kur’an, Sünnet, Hacı Bektaş Veli ve diğer alimlerin direktiflerinden şahıs tarafından elde edilen sonuçlardır. Bunlar dini individuel boyuta, toplumla ilişkisi olmayan bir anlayış olarak görmekte, bundan dolayı bütün bu zikredilen kaynakların direktiflerini her insan kendi tabiatına uygun şekilde yorumlamalıdır.

    SORU 22

    “ Makedonya’da dinî hayatın gelişmesinde Bektaşîler ne şekilde katkıda                                                                 bulunabilirler?”

                İFADELER                                                       SAYI                          %

                a) Meşihat [36] ile birlikte hareket                       –                                 –

                edilmelidir.

                b) Bektaşîliğin esası olan sevgi                         61                              30,5

                ve hoşgörü ile kurum dışı çalışmalar

                yapılmalıdır.

                c) Bektaşîler Birliği kurulmalıdır.                    95                               47,5

                d) Farklı düşünüyorsanız lütfen                        32                               16

                yazınız.

    e) Cevapsız                                                          12                                 6

                Toplam                                                                  200                              100

                Kalkandelen şehrinden ankete katılan Bektaşîlerin tamamı ve bu tekkeye bağlı Gostivar Bektaşîleri (%47,5) Bektaşî Birliğinin kurulması gerektiğini savunmuştur. Daha önceden de söylenildiği gibi Kalkandelen Harabati Baba Tekkesi büyük bir külliyedir ve aynı zamanda birçok vakıfı da vardır. Bu vakıfların tamamı komunist yönetimi tarafından gasb edilmiş, ancak demokrasi hareketleriyle kısım kısım vakıflar iade edilmeye başlamıştır. Bektaşî Birliğinin kurulması için çalışmaları hızlandıran şüphesiz ki en büyük etkenlerden biri vakıflar iade edildiği zaman onları sahiplenmek arzusudur. Diğer bölgelerde ise  (Kırçova , Kanatlar) Bektaşîler bu fikre karşı çıkmaktadırlar ve kurumdışı çalışmak, Bektaşîlikte mevcud olan ve ecdadın da metodu olan sevgi, saygı ve hoşgörü  ile hareket edilmesi gerektiğini savunmuştur (%30,5) . Deneklerin hiçbiri Meşihat şemsiyesi altında çalışmayı uygun görmemiştir. Bu anlaşmazlık için Bektaşîlerin geleneğinde Sünnî kurumlara karşı hissedilen kin ne kadar etkiliyse, Meşihatın diğer anlayışlara karşı  olan anlayışsız ve katı davranması da o kadar etkili olmaktadır. Deneklerden %16  tekkeleri bir kurum olarak görmekte   ve ayrı bir örgüte ihtiyaç olmadığını söylemektedir.

    Makedonya’da yaşayan Bektaşîlerin tamamı dini inanç bakımından  kendilerini İslâmın bünyesinde ve Muhammed- Ali’nin yolunun takipçileri olarak görmektedirler. Dünyada diğer Bektaşî gruplarda da olduğu gibi en önemli bayramları Aşure (Matem ) ve Sultan Nevruz’dur. Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı da bayram olarak kutlanmaktadır.

                Sabah ve akşam günde iki defa kendilerine has duaları okuyup ibadet ederler, Cuma akşamlarında tekkede bir araya gelerek sohbet yapılır, nefesler okunur,dua edilir. Birinin çocuğu olduğu zaman tekke’de mevlid düzenlenir ve yemek yapılır. Cenaze ile ilgili bütün adetler Sünnîlerde olduğu gibidir ve genelde cenazeler cami imamları tarafından hazırlanır. Aynı şekilde biri Bektaşîliğe girdiği zaman yapılan ayinden (İkrar Ayini) sonra tekkede yemek yapılır ve beraberce yenilir.

                Makedonya’da Sünnîler ile Bektaşîler gereken toleransı birbirlerine göstermemektedirler, iki tarafta da başta yer alan önderlerin birbirine hoşgörüsüzlüğü vardır.

                Kısaca yukarıdan beri sayılan şu sonuçlar itibariyle bir genel değerlendirme yapılacak olursa Bektaşîler, Makedonya’da yaşayan Müslümanların geçmişinde hem dinî-tesavvufî açıdan hem de sosyal ve kültürelhatta folklorik açılardan , derin izler bırakmışlardır. Ancak 1826’dan sonra Bektaşîlik manevî özünden büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Arnavut asıllı Bektaşiler, bölgede ortaya çıkan değişik siyasî hareketlere katılmış; Arnavut Millî Uyanışını kışkırtan güçlerin de yardımıyla Osmanlı Devleti’nin çökmesi için tüm güçleriyle çaba sarfetmişlerdir. 1919’dan sonra 70 yıl kadar faaliyetleri yasaklanan ve yer altına çekilmek zorunda kalan Bektaşîler, bu dönem zarfında tarihî asıllarından uzaklaşmışlardır. Günümüzde ise tarihte olduğundan çok daha farklı bir yapıda, sadece folklorik cephesiyle varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar.


    [1] Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük, TDK Ankara , 1976; Georges Castellan, Historie des Balkans (XIV-XX siecle). Arnavutçaya tercüme eden: Arben Puto ve Luan Omari, Tirana 1992, s.11.

    [2] Bugün bağımsız olan Makedonya Devleti  sadece bu kısımdan ibarettir. Kuzeyinde Sırbistan , güneyinde Yunanistan, batısında Kosova ve Arnavutluk, doğusunda da Bulgaristan yer almaktadır. Başkenti Üsküp diğer büyük şehirleri Manastır, Pirlepe, Tetova (Kalkandelen)dır. Yüzölçümü 25.713 km2, nufusu 2 milyon 300 bin olan Makedonya’da çeşitli milletler yaşamaktadır.

    Nufusun %50 sini gayr-i müslimler ( Ortodoks Kilisesine mensup Makedonlar), diğer %50 sini ise Müslümanlar (Arnavutlar 850.000, Türkler 200.000 ve Pomaklar ile Boşnaklar 100.00 ) teşkil etmektedir.

    [3] Palikruşeva G.-Tomovski K,Les Tekkes en Macedoıne aux XVIII et XIX sıecle, s.203-211, Anti del secondo congres so inter nazıonale di orte Turcha, 26-29 Septembre 1963 Venezia, İnstitut Universıtarıo Orientale,Napoli 1965.

    [4] F.W. Hasluck, Bektaşî Tetkikleri (Terc. Ragıp Hulusi) İstanbul Devlet Matbaası,İstanbul 1928,s.85.

    [5] Makedonya’da tarikatların dağılımına bakıldığında şöyle bir gerçekle karşı karşıya kalınmaktadır:Rufai şeyhleri  faaliyetlerini genelde şehirde yaşayan Türk zanatçıları arasında devam ettirmiştir. Halvetiler daha çok Pomakça konuşan ahali (pomak,torbeş) ile irtibatta bulunmuş,Bektaşîler ise muhiblerinin büyük bir bölümünü Arnavutların arasında bulmuşlardır.

    [6] Yeniçerilik ile kader ortağı olan Bektaşîliğin ne zaman içiçe girdikleri, bu kaynaşmanın ne zaman olduğu tarihçilerimiz arasında sürekli ve muhtemelen  bitmeyecek bir tartışma konusudur.

    “ Tarihi rivayetlerin aksini ortaya koymasına rağmen Hacı Bektaş Veli  hala daha Yeniçeri Ocağı’nın kurulmasında doğrudan ilgili imiş gibi gösterilir. Hacı Bektaş Veli’nin doğrudan yeniçerilikle bir ilgisinden ve onlara “Ak börk” giydirmesinden kesinlikle söz edilemez ise de ,menkibeler “ak börklu” askerlerin onun tarafından kutlulanmasını ve kendilerine “ yeniçeri” adını vermesini anletırlar. Bu durum,tarihi gerçeklere uygun düşmezse de yadırgamamak gerekir; çünkü futuvvet geleneğinin yaygın olduğu bir dönemde her meslek ve san’at kolunun bir pirinin şart olduğu şeklindeki yaygın inanç ,yeniçeriliği “erenler serveri ve gaziler serdarı” sayılan Hacı Bektaş Veli gibi bir din ulusunun ruh ve “dinamizm” ile şekillendirmek istemiştir. Krş. Ethem Ruhi Fığlalı,Türküye’de Alevilik Bektaşîlik , s.154 ; Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin Bektaşîliği ve Vaka-i Şerriyye, s.30.

    [7] J.K. Birge, A.g.e. s. 83.

    [8] Vişko Ali , Harabati Teqe e Tetoves dhe Veprimtaria ne te ne perıudhen e kaluar, Tetove 1997, s.35

    [9] Arnavutça yazılan literatürde ve onlardan naklen Hasluck’ ta bu iki şahısa Paşa ünvanını vermişlerdir. Ancak Kalkandelen’in idarecileri olan bu iki zatın paşa olmaları imkansızdır. Çünkü Kalkandelen Osmanlı döneminde sadece bir Kaza idi, paşalık hiçbir zaman olmadı.

    [10] Radovan Samardziç, Sulejman I Roselana, Beograd 1976 ,s.17,26.

    [11] Dzemal Çehajıç, Dervişki Redovi U Jugoslovenskim zemljama,Sarajevo 1986, s.175.

    [12] J.K. Birge , Max Choublıer, Stefan Tomiç v.s.

    [13] A. Prişta, Bektashınjte e Shqıperıse, Korçe 1921, s.5.

    [14] A Prışta , A.g.e. s.6.  Komisyonda yer alan babalar şunlardır: Ahmet Baba Turani, Suleyman Baba, Elbasanlı Ahmet Baba, Cemal Baba, Mustafa Baba, ve Kamber Baba.

    [15] Derviş Kazım Bakkali ile Derviş Musa Hinadema Kalkandelen’e geldiklerinde şehrin eşrafından, aynı zamanda Bektaşî muhibbi de olan Dr. Cafer Süleymani’nin evine yerleştiler. Dr. Cafer Süleymani Arnavutluğun güneyinde Skrapar şehrinde doğdu. İstanbul’da Tıb Fakültesini tamamladıktan sonra Gostivar’a tayını çıktı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Bulgarlar tarafından esir alındı ve Bulgaristan’ın Stara Zagora şehrinde doktor gibi çalıştırıldı. Savaştan sonra Dr. Cafer Kalkandelen’e gelip oraya yerleşti. İki Dünya Savaşı arasında Kalkandelen halkına çok yardımcı oldu. 1941-1944 İkinci Dünya Savaşı yıllarında Harabati Baba Bektaşi tekke’sinin açılıp faaliyetlerine devam etmesinde de çok çaba sarf etti. 1954 yılında Kalkandelen’de vefat etmiştir.

    [16] Yugoslavya Krallığının en meşhur krallarından olan Kral Aleksandar Üsküp’te  ismini taşıyan Büyük Aleksandar Medresesini kurmuştur.

    [17] Kalkandelen’de bu dönemde Bektaşîlerin İslâmın prensiplerine dönmeleri için çok uğraşan hoca efendilerin arasında Ali ef. Matlı,Cemil ef Yusuf,Bedaet ef. , Ali ef. Metoşe v.s. Gostivar’da Dukka’lı Hasan ef., Kırçova’da Necmi ef. Berzat v.s.

    [18] 40 yıl Yakova Bektaşî Tekke’sinin postnişinliğini yapan Baba Kazım Bakali , aynı zamanda Balkan Bektaşîlerinin de başıydı. 1941 yılında Salih Niyazi Dede’nin İtalyanlar tarafından öldürülmesi, 1945 yılından sonra Enver Hoca’nın kurduğu komunist yönetim Arnavutluk’ta Bektaşîlerin faaliyetlerini yasaklamasıneticesinde,Balkanlar’da tek güçlü tekke olarak Kosova’daki bulunan Yakova Bektaşî Tekkesi kaldı.

    [19] 1941 yılında öldürülen Salih Niyazi Dede’nin yerine vekil bıraktığı Dede Abbas’a, komunistlerle beraber hareket eden Baba Faya Martaneshi gelip Bektaşîliği komunizm ile bağdaştırmayı teklif edince Dede Abbas onu mürted sayarak öldürmüştür. Daha sonraları Dede Abbas da komunistler tarafından öldürülmüştür.

    [20] Begoviç M, Organizacıja İslâmske Vjerske U Kraljevini Jugoslaviji,arhiv za pravne I druştvene nauke,god XXIII,knj. XXV,5 , Belgrad 1968 ,s.378.

    [21] Kalkandelen Harabati Baba Bektaşî Tekkesi  İkinci  Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen kapatılmıştır. Bu tarihten sonra harabeye dönüşmüş olan tekkenin, içindeki yapıların birçoğu yıkılmış ve yok edilmiştir. 1967 yılında tekke avlusundaki bütün yapıları türistik amaçla “ Teteks” tekstil fabrikası tarafından eski özelliğine yakın bir şekilde restore edilerek turistlere sunulmuştur. Günümüzde de tekkenin büyük bir kısmı turistik tesis olarak kulanılmaktadır.

    [22] Şukriç Niyaz , İslâmska Zaednica u Bosni I Hercegovini nakon oslobodjenja,İslâm I muslimani u BiH , Sarajevo 1977 ,s.153-168.

    [23] Kanatlar köyü Bektaşîleri Türk asıllı Bektaşîdir. Ankete katılımlarının da düşük olması eğitim seviyelerinin düşük olmasından dolayı olmuştur. Yıllarca bu köyümüz ve cıvarında bulunan birçok Türk köyü kasıtlı ihmal edilmiş, okul açılmamış, öğretmen gönderilmemiştir. Makedon devleti bununla Doğu Makedonya’nın büyük bir bölümünde olduğu gibi  buradaki Türkleri  degöçe mecbur etmeye çalışmıştır.

    [24] Bu gerçeği Makedonya Bektaşî babaları ile yaptığımız ropörtajlarda açıkça tespit ettik.Aynı şeyi Arnavutluk Bektaşî babalarının gazete ve televizyon demeçlerinde de gördük.

    [25] Baba Kazım Bakali hakkında bkz. Vishko Ali, Harabati Teqe e Tetoves Dhe Veprimtaria  Ne Te Ne Perıudhen E Kaluar, Tetove 1997. S. 47-52.

    [26] Rasadişte köyü Kalkandelen’e bağlı tamamı Bektaşî olan bir köydür.

    [27] Kırçova Makedonya’dan Arnavutluğa giden yol kenarında Gostivar ile Ustruga arasında bulunan ve değişik tarikatların mevcut olduğu bir şehirdir.

    [28] Gostivar Kalkandelen’den 25 km  uzak Türklerin en yoğun bulundukları Makedonya şehirlerinden biridir.

    [29] Kalkandelen Harabati Baba  Bektaşî Tekkesinin postnişinliğini yapan İştipli Baba Hamza döneminde (1910-1914) tekkede birçok fransız ve ingiliz kalmıştır.Bu dönemde tekkeyi Max Choublier’de ziyaret etmiş ve “ Les Bektachies et La Rumelie” isimli bir makale yazmıştır.

    [30] Özellikle Suudi Arabistan’dan mezun olan yeni nesil ilahiyatçılar bu konuda çok katı ve hiç toleranssız davranmaktadırlar.

    [31] Baba Recep Ferdi Arnavutlukta komunist rejimi başladıktan sonra Mısır’a kaçmış ve uzun bir müddet Kaygusuz Abdal Tekkesinde hizmet etmiş,50’lili yıllarda oradan da göç edip Amerika’da Detroit’te bir tekke kurup faaliyetlerine devam etmiştir.Halifelik erkanını Doç. Dr. Bedri Noyan’dan görmüştür.Detroit Tekkesi halen faaldır ve 1995 yılında Recep Ferdi Baba’nın vefatından sonra postnişliğe Baba Flamur  oturmuştur.

    [32] Diğer tarikatların- Halveti , Rufai – tekkelerinde ise beş vakit namaz kılınmaktadır.

    [33] İkrar Ayini hakkında bkz. Bedri Noyan, A.g.e. s.270; E.R. Fığlalı, A.g.e. 320 ve devamı; Cemal Sofuoğlu-Avni İlhan, A.g.e. s.116-118.

    [34] Makedonya’da Bektaşî olmayan Sünnî halkta da bu ahiret kardeşliği anlayışı mevcuttur. Makedonya’da yaşayan birçok insanın “ahretlik” denilen bir kardeşi vardır.

    [35] Makedonya Müslümanlarının büyük bir kısmı – ister tarikatta olsun ister olmasın – Muaharrem ayında aşure pişirirler ve komşularına, akrabalarına dağıtırlar.

    [36] Meşihat, devletten bağımsız çalışan Makedonya Müslümanlarının resmî temsilciliğidir.

  • METIN IZETI: PROBLEM ESTETIKE U ISLAMSKOJ TRADICIJI

    METIN IZETI: PROBLEM ESTETIKE U ISLAMSKOJ TRADICIJI

    “Nas zivot prima obelezja od Allaha! A ko bi mogao dati bolje obelezje (zivotu) nego Allah samo ako Ga istinski obozavamo?” (Bekare, 2:138)

    Filozofski I estetski rjecnici ukazuju na jednu vrlo specificnu dimenziju metafizike I transcedencije u smislu predstavljanja uzvisene ljepote. Metafizika I transcedencija u njima je nesto sto je apsolutno I van svih uporedbi, bilo to u matematickom, u smislu neogranicenih brojeva, ili u dinamickom u smislu neogranicene moci. Takodje ova dva termina u estetskoj konstelaciji predstavljeni su kao nevidljiva , neculna pozadina svakog objekta. Ona culno se ne moze perceptirati ali refleksija njene moci daje ljepotu I uzvisenost svakom objektu kojeg mi karakterisemo kao lijep ili kao uzvisen.[1]

    Ne postoji nista na kugli zemaljskoj sto covjek toliko ceni kao lepotu do koje mu je toliko stalo, a da uopste ne moze dati razlog za tu svoju zudnju, niti poloziti racun za tu neobicnu vrednost koja mu se neodoljivo namece. U tom pogledu, lepe stvari I pojave ne samo da su medjusobno  neuporedive u svojoj neponovljivosti vec se ne mogu ni sa cim drugim ni uporediti. 

    Bas zbog ovog I ima vise poteskoca , dilema I nedoumica na koje se nailazi, narocito danas, prilikom govora ili pisanja o estetici. S jedne strane imamo ljudi koji kazu da ima li potrebe da se posvetimo tom poslu u doba kad su opste preokupacije usmerene na ono sto se desava danas, a donekle I na ono sto nas ceka u buducnosti?  A s druge strane imamo jednu veliku lepezu misljenja I struja koji su delovali u estetskoj pozadini svih drustvenih pojava u istoriji. Ova dva poteskoca su generalna za cijelo covjecanstvo, a mi kao muslimani postavljamo jos nekoliko dilemma u vezi esteticke analize postojeceg. Imamo veliki problem u definiranju prave umjetnosti koja ce biti u skladu sa vjerskim normama pravog I istinitog islamskog puta, a koja ce u odredjenim slucajevima da se kosi sa lokalnim I povijesnim ortopraksama u razlicitim periodima islamske istorije. S time naici cemo na jedan vrlo komplikovan problem u definiranju digresije koja postoji izmedju islama koji se zivi I islama koji je prisutan u literaturi kroz vijekova. Dok ovako razmisljamo pred nas pojavljuju se dvije grupe ljudi koji su radikalno suprotni jedni drugima u shvacanju umjetnosti ali koji su isti u kontekstu strukturiranja prave teorije islamske umjetnosti I estetike I njihove rasprostranjenosti u islamskoj tradiciji. Dok jedni su radikalno nastrojeni da nema potrebe da se bavimo sa stvarima koji nemaju aplikativnu dimenziju komentirajuci jednostrano I parcijalno izvorne tekstove, drugi ce sa kozmopolitskog stanovista govoriti o prisutnosti umjetnosti I filozofije ljepote u tradiciji muslimana I o njenoj potrebi ali bez prave analize I pravog predstavljanaja ovog diskursa.

    Ja u ovom tekstu necu se zadrzati puno u poteskocama koje ima estetika u generalnom smislu, nego napravicu jedan pokusaj da diskutiram probleme islamske estetike I filozofije umjetnosti sa posebnim akcentom na metafiziku I transcedenciju.

    Zadatak islamske estetike I filozofije islamske umjetnosti je da kao poseban agregat znanja baci svetlost prvo na prostor gdje su zivjeli I djelovali muslimani sa svih aspekata a kasnije I na citav ljudski prostor . Kod prvih za analizu umjetnickog I estetskog djelovanja a kod drugih zbog uticaja I neprekidnosti ljudske bastine u cjelini. Tek kada se uspostavi adekvatna veza s prosloscu I postaje sastavni deo sadasnjosti mozemo realno sagledati beskrajni material islamske estetike u danasnjem smislu.

    Svaka umjetnost ili estetika koji ima vjerski prefiks pa tako I islamska osim materijalne I objektivne dimenzije sa sobom nosi  jedan ogroman prostor subjektivnosti, nematerijalnosti I duhovnosti. Zato svaka analiza islamske knjizevnosti, arhitekture, minijature, muzike sa islamskog estetickog stanovista treba da ima na umu I simboliku, metaforu, aluziju koja stoji iza odredjenog predmeta. Sa ovim predmet koji se istrazuje dobija uzvisenu dimenziju, t.j. postaje metafizicki I transcedentno lijepo.

    Metafizicko I transcedentno lijepo je visedimenzionalno. Ona je povrzana I za estetiku ali I za etiku, ima opcefilozofske I opcepsiholoske dimenzije. Ona moze se tumaciti I sa retoricke I sa politicke ; I sa lingvisticke I sa socioloske pozicije.

    U islamskom znanstvenom opusu najmanje diskutovana pozicija i dimenzija jeste estetska dimenzija metafizickog I transcedentnog. Uzviseno lijepo sa filozofskog  estetskog stanovista prolazi kroz nekoliko faza, ali najvaznija je ona prva, koja je vezana za stvaralastvo. [2] Kad se u ovom kontekstu spominje islamska umjetnost podrazumijeva se jedan veliki prostor koji se proteze od muzike do arhitekture, od dizajna na vratima do korica na knjigama…itd. Najbolji nacin vrednovanja ovog velikog prostora je da se pocinje od postojecih predmeta pa da se ide ka njihovoj metafizickoj pozadini, naravno uzimajuci u predvid I spise koji su napisane u istoriji I razbacene po raznim bibliotekama svijeta.

    Problem umjetnosti i estetike kod muslimana….

    Muslimani su nasljednici jedne velike civilizacije koja je u sebi sintetizirala kulturu I umjetnost drevnih naroda koji su kasnije postali muslimani, kao sto su arapi, persijanci, egipcani, indijci, turci itd. S time je izgradjena jedna umjetnost koja u sebi ima karakteristike svih ovij kultura I umjetnosti ali koja je kanalizirana sa objavom I tradicijom poslanika s.a.v.s.. Ova estetika I umjetnost radi horizontalne rasprostranjenosti po svijetu je bila u kontaktu I utjecala I na cjelokupnu ljudsku bastinu, t.j. djelovala je I na danasnju kulturu I civilizaciju. Ali najveci problem je u tome da ona se najmanje zna I najmanje se izucava od strane samih muslimana.

    Jedna od najvise upotrijebljenih fraza u muslimanskim sredinama je “ da se vratimo sebi”. U redu al vazno je prvo da se zna ko smo mi? ovo je jedno vrlo vazno pitanje na koju trebamo hitno odgovoriti. Vratiti se sebi znaci vratiti se svojoj kulturi. Znaci da mi moramo da istrazujemo sa modernim metodama nasu kulturu, predmete I ideje nase umjetnosti I estetike. To ne znaci da cemo umjetnost I estetiku shvatiti samo kao teorije koji pocinju od anticke filozofije pa do danasnjih modernih estetskih I umjetnickih struja vec njihovo izucavanje kao jedne otvorene knjige koja ce djelovati I kao motiv za pravilnu analizu muslimanskog lika u istoriji I danasnjici.

    Drugi, takodje vazni problem umjetnosti I estetike kod muslimana je cinjenica da se sa njima najmanje bave oni koji su vjernici. Tacno je da danas najgore I najruzne obaveze daju se umjetnosti. Ali mislim da svima nama je jasno da uloga umjetnosti i estetike je u sprotivnome. Ona treba da  u skladu sa metafizikom  gradi pravog covjeka.

    Ajet koji je spomenut u pocetku ovog teksta gdje Allah dz.s. kaze: “Nas zivot prima obelezja od Allaha! A ko bi mogao dati bolje obelezje (zivotu) nego Allah samo ako Ga istinski obozavamo?” (Bekare, 2:138) govori o estetskom belezenju covjeka od strane Allaha dz. s. I njegovoj kreaciji u najboljem I najlijepsem obliku u kontekstu svoje pozicije u ovom svijetu. Ljepota kao jedna od osnovnih tema estetika u islamskom shvacanju umjetnosti I estetike  ne znaci samo objektivna I subjektivna ljepota kao sto je u zapadnim diskursima nego tu se radi o jednoj apolutnoj ljepoti I njenoj imanentnosti koja se manifestira u ovom svijetu.

    Za muslimanskog umjetnika ruza nije lijepa sama po sebi, niti je dozivljaj naseg bica u njoj ( einfuhlung), nego predstavlja manifestaciju bozjeg atributa ljepote ( Dzemal). Ruznost kao antinoma ljepota koja postoji kao pojam u zapadnoj estetici nije predmetna za islamsku estetiku zato sto ona je relativna I nezapazujuca kad imamo apsolutnu ljepotu.

    Obaveza umjetnika je da uhvati lijepo u njenom izvoru, t.j da trazi ono sto je u platformi manifestnog predmeta.  Umjetnost u svim djelima islamskih umjetnika predstavljena je bez individue I kao takva ona postaje jedna metafizicka igra.

    Umjetnik vise nije stvaralac umjetnickog djela vec on je jedan pronalazac istog. Pa tako predmet koji to manifestuje, na primjer jedno drvo, predstavlja samo jedan znak koji ce nas voditi do transcedencije I metafiziku koja je u pozadini.
    I katarza koja se dozivljava za vrijeme opazanja jednog umjetnickog djela je sinteza I integriranje u unutrasnjost estetike tog djela.[3]

    Ova se katarza dozivljava I u samom opazanju svijeta koja je jedna simbolicka knjiga. Cjeli svemir je knjiga cija su slova kosmicki elementi, koji, svojim bezbrojnim uparivanjima I pod utjecajem bozanskih ideja, njedre svjetove, bica I stvari. Rijeci I sentence knjige su ocitovane stvoriteljnih mogucnosti, rijeci u odnosu na sadrzaj, a sentence u odnosu na sadrzavatelja; sentence je ustvari, poput prostora ili trajanja koje sadrzava predodredjene nizove sastojaka I sacinjava ono so bi se mozda, mogla nazvati “ bozanskim planom”. Ovaj simbolizam knjige razdijeljen je od simbolizma govora svojom mirujucom odlikom; govor je postavljen u trajanje I podrazumijeva ponavljanje, docim knjige sadrze izjave na nacin istovremenosti.[4]

    Od goreizlozenog jasno se vidi da refleksija vjere I spoznaje je umjetnost I estetika. Estetika dodaje predmetnu I simbolicku dimenziju vjeri I spozanji ( irfanu).

    Ali kad se dobro analizira islamska filozofija, estetika I umjenost vidjecemo da se tu prave odredjene pogreske u shvatanju njih samih. Dobro je zapazio Oliver Leaman u njegovoj knjizi Islamska Estetika gdje daje niz primjera gledanja na islamsku umjetnost koji je zapavo zavaraju u stroge odrednice prije svega vjere, pa onda I drugih zadatosti. On u knjizi govori o jedanaest pogreski koji se odnose  na flozofe I umjetnike koji su se bavili sa analizom islamske estetike I umjetnosti.

    Njegovo prvo pitanje je  u vezi sa sustinskim definiranjem islama. Moguce li je to sustinsko definiranje i koji ce biti zakljucak , da islam je statican u smislu Kabe, kao sto kaze Sejjid Husein Nasr, il je on dinamican da sa sobom nosi dinamicnost bozje univerzalnosti. Statika nepromenjivosti da li je generalna il se odnosi samo na platformu vjere I ortoprakse.

    Drugo pitanje koju postavlja je postojanje ili nepostojanje islamske estetike. Oleg Grabar, jedan od doajena tumacenja islamske umjenosti, tvrdi da ne moze se govoriti o islamskoj estetici jer ne znamo ideju I motiv slikara kad je slikao cvijece ili minijaturu. Ali kad se sazna dobro sustina islamskog ucenja u cjelini, ai umjetnosti kao specifikum onda lako mozemo usvrstati I autore u taj kulturni niz, kaze Leaman.

    Trece pitanje je , da li je islamska umjetnost u biti sufiska. Iako uglavnom umjetnost se predstavlja u sufijskoj provnienciji, to je pogreska, kaze Leaman, jer muslimani daju vaznost egzoterici onoliko koliko daju I ezoterici. Taj nacin razmisljanja je uticao da se formiraju civilizacije ne samo u skladu sa idejom metafizike I transcedencije vec I sa ovosvjetskim funksionalnoscu. Ovdje se misli o toj raznolikosti cilima, slika, zgrada, pjesama…itd.

    Cetvrto pitanje je da li postoje specificni islamski umjetnicki oblici. Ovo je jedna generalizacija koja nije potkrepljena sa dokazima. Na primjer Keith Critchlow kaze o islamskoj umjetnosti:

    Islamska je umjetnost pretezna harmonija izmedju cisto geometriskog oblika I onog sto bi se moglo nazvati temeljnim biomorficnim oblikom: polarizacija koja poseduje asocijativnu vrijednost sa cetiri filozofska I iskustvena kvaliteta hladnog I suhog- koji predstavlja kristalizaciju geometriskog oblika- I vruceg I vlaznog- koji predstavljaju oblikovne moci iza vegetativnog I vaskularnog oblka…”  Knjiga, kako kaze Leaman je puna nagadjanja o magijskim svojstvima  brojeva, nacine koje predstavljaju sfere I planete itd. I nimalo nije potkrepljeno dokazima da autor stvarno u ideji ima  istinu.

    Petto pitanje je da li je islamska umjetnost sustinski religijskog karaktera. Naravno da kad pogledate jedno umetnicko djelo bez razlike kojoj oblasti pripada , naci ce se nesto sto ce vas podsjetiti na religijsko znacenje, to je I u drugim umjetnostima, ali kako tvrdi Leaman pogreska je da se tvrdi da islamska umjetnost je sustinskog religijskog I sakralnog karaktera.

    Sesto pitanje je da li je islamsko slikanje razlicito od drugih oblika slikanja. Leaman ne podrzava misljenje da islamsko slikanje je razlicito od drugih slikanja. On ne slaze se sa razmisljanjem da u islamskoj tradiciji arapski jezik dostatan za duhovni  fizicki izraz I u potpunosti zamjenjuje sliku  svojim ilustrativnim vokabularom. Nema sumnje da su slike zabranjne u kontekstu vjere, koji bi se mogli uzeti da su aspekti politeizma ili idolatrije, zamisao klanjanja slikama, ili kroz slike posve je zabranjena. Ali sto se tice druge upotrijebe slika imamo tu prisutnost I u islamskoj umjetnosti.

    Sedmo pitanje jeda li je Gazali usmrtio islamsko slikarstvo. Tacno je da se Gazali optuzuje za mnoge stvari koje su posle krivo, ili su ocito pogresne u islamskoj kulturi, a pomalo je odbojno kriviti njega za relativno ranu smrt arapskog slikarstva.

    Osmo pitanje je da li je u biti vazna islamska umjetnost i estetika. Islamsko slikanje ma I funkcionalnu dimenziju I zato ponekad izgedaju kao reprodukcije. Ali kad se malo srznije analiziraju minijature I slike, na primjesr, Jusufa I Zulejhe, Lejle I Medznune, moze se jasno vidjeti dobra simetrija, harmonija I sklad komplementarnosti.

    Devetto pitanje je da li je islamska umjetnost atomisticka kao I teologija. Ociti sukob izmedju oblika I dekoracije je vazno obiljezje veceg dijela islamske umjetnosti. On se javlja u oblicima rezbaeskog dijela na zidovima zgrada poput dzamija I palace, gdje sama komplicirana I ponavljajuca dekoracija cini teskim identificiranje oblika, u smislu predmeta.

    Desetto pitanje je da li je najveca islamska umjetnost kaligrafija. Prvo treba da se dobro razjasni da li kaligrafija ima odlika da bi bila umjetnost.Kaligrafija nema nista sa rijecima vec ona trudi se da predstavlja ljepotu lika. Iako ima I teoreticara koji tvrde da arapska slova imaju I kozmicku dimenziju, kao Annemarie Schimell. Istina je da kaligrafija predstavlja jednu vrstu umjetnosti, koja zna da u vise slucajeva bude I kic, ali ona nijevrhunska islamska umjetnost.

    Jedanaesto pitanje je u vezi praznina u islamskoj umjetnosti. Tacno je da u djelama islamskih umjetnika nalaze se prostorne praznine koji simboliziaju prenatrpenost gradova , izbjegavanje pustinje kao praznog prostora I izbjegavanje nenapunjenosti kao umjetnicka slabost.[5]

    Hadisi poslanika s.a.v.s. su zabranili slikarstvo I vajarstvo. Ova zabrana, bez razlike kako ce se komentirati ili interpretirati, utjecala je duboko u orientisanju muslimanskih umjetnika prema nefiguraciji I nonfigurativizmu.

    Slobodno mozemo kazati da iza ove zabrane lezi ideja borbe protiv idolatrije I politeizma( sirk), I ona je dosta utjecala da se u dzamije ne unesu slike I sculpture.

    Luj Masignon kaze da muslimanski umjetnik koji nije  Pigmalion svojega djela[6]  svjesno orientise prema irealnom. Tako da umjetnicke discipline koje su bile prisutne u raznim kulturama usle su I u drustva gdje su bili muslimani. Tako da slika iako je bila zabranjena kao takva je prisutna u islamskoj umjetnosti u raznim formama, al najcesce u stilu minijature.

    Vazno je jos jedanput spomenuti da su principi islamskih umjetnosti, ukljucujuci I islamsku arhitekturu  urbanizam, povezani sa islamskom objavom. Stavise, ova veza postoji na dva razna nacina, direktni I indirektni. Ovi principi neposredno proizlaze iz unutarnje dimenzije Kuranske objave I uzvisene nauke sadrzane u njoj. Oni proizlaze iz jednog aspekta duse Poslanika, primaoca Rijeci, iz Poslanikovog prisustva. I naravno sa dobrom analizom I absorbacijom tih rijeci I predstavljanju na danasnjem ruhu.

    R E Z I M E

    Ne postoji nista na kugli zemaljskoj sto covjek toliko ceni kao lepotu do koje mu je toliko stalo, a da uopste ne moze dati razlog za tu svoju zudnju, niti poloziti racun za tu neobicnu vrednost koja mu se neodoljivo namece. Ova ljepota je predmet estetike I filozofije umjetnosti.

    Mi kao muslimani imamo veliki problem u definiranju prave umjetnosti koja ce biti u skladu sa vjerskim normama pravog I istinitog islamskog puta, a koja ce u odredjenim slucajevima da se kosi sa lokalnim I povijesnim ortopraksama u razlicitim periodima islamske istorije. S time naici cemo na jedan vrlo komplikovan problem u definiranju digresije koja postoji izmedju islama koji se zivi I islama koji je prisutan u literaturi kroz vijekova. Dok ovako razmisljamo pred nas pojavljuju se dvije grupe ljudi koji su radikalno suprotni jedni drugima u shvacanju umjetnosti ali koji su isti u kontekstu strukturiranja prave teorije islamske umjetnosti I estetike I njihove rasprostranjenosti u islamskoj tradiciji. Dok jedni su radikalno nastrojeni da nema potrebe da se bavimo sa stvarima koji nemaju aplikativnu dimenziju komentirajuci jednostrano I parcijalno izvorne tekstove, drugi ce sa kozmopolitskog stanovista govoriti o prisutnosti umjetnosti I filozofije ljepote u tradiciji muslimana I o njenoj potrebi ali bez prave analize I pravog predstavljanaja ovog diskursa.

    Ja u ovom tekstu necu se zadrzati puno u poteskocama koje ima estetika u generalnom smislu, nego napravicu jedan pokusaj da diskutiram probleme islamske estetike I filozofije umjetnosti sa posebnim akcentom na metafiziku I transcedenciju.


    [1] Flew, A. , A Dictionary of Philosophy, London, 1984, str. 343; Honderich, T, The oxford Companion to Philosophy, Oxford-New York, 1995, str. 858.

    [2] U stvaralastvo Pseudo Longina u I vijeku uzviseno obradjuje se uglavnom sa pozicija retorike, I u kontekstu predstavljanaja uzvisenog u umjetnosti, posebno u knjizevnost. Za Pseudo Longina uzviseno je izraz  velikih I blagorodnih strasti koji uporno djeluju na autora I na auditorij. Nadahnuce postaje kljucni momenat stvaralastva, a uzviseno predstavlja refleksiju duha koji stvara djelo. Od tu potice I pojam ( grandis- veliki) I ( gravis –seriozan) u uzvisenom stilu anticke umjetnosti. Vidi: Tatarkiewicz,W, A History of Six Ideas, Hag-Boston-London-Vaesava, 1980, str. 171

    [3] Ajvazoglu, Besir, Islamska Estetika, preveo na makedonski. Ali Pajaziti, Skoplje 2002, str. 18-19.

    [4] Sire vidi: Schuon, Frithjouf, Razumijevanje Islama, Sarajevo 2008, str. 68-69.

    [5] Leaman, Oliver, Islamska Estetika, Uvod, Sarajevo, 2005, str. 31-97.

    [6] Po mitologji legendarni kral Kipra Pigmalion zaljubio se u statujukoju je sam napravio od slonove kosti. A kasnije je Afrodita njoj dao dusu.

  • METIN IZETI: QASJE RELIGJIOZE RELIGJIONIT

    METIN IZETI: QASJE RELIGJIOZE RELIGJIONIT

    “I dashur dije që njeriu nuk është i krijuar për argëtim ose rastësisht, por është krijuar i përsosur dhe për një qëllim të lartë”.

                                                                                                                      GAZALI[1]

    Situata religjioze në botën e sodit karakterizohet me dy pika ekstremisht të kundërta me njëra tjetrën: nga njëra anë radikalizmi dhe fanatizmi luftarak- që nuk e ka për dert edhe vrasjen e njerëzve të pafajshëm në rrugë po edhe nëse i takojnë relgjionit të njëjtë, ndërsa nga ana tjetër neglizhenca fetare si dhe besimi sinkretist herë pas here i stolisur me ezoterizmin dhe okultizmin misterioz. Njeriu bashkëkohor gjithnjë e më tepër është i okupuar me vetveten dhe me fatin personal. Ai fatit të vet personal ia nënshtron edhe obligimet shoqërore dhe solidaritetin e bashkësisë. Me kalimin e ditëve ai shndërohet në narcis te vetmuar. Njeriu me modernën dhe postmodernën i përjetoi dy parime liberaliste: individualizmin dhe pluralizmin, të cilat deshtëm ose jo u inkuadruan edhe në sendërtimin e idesë religjioze. Secili që mer guximin të hudhet të analizojë  ngjarjet fetare do të ballafaqohet me një katrahurë të autoritarizmit dhe individualizmit brenda pluralitetit si religjioz ashtu edhe frakcional dhe grupor. Për arsye se religjioni në të shumtën e rasteve u bë maskë e qëndrimeve dhe lëvizjeve joreligjioze. Lëvizjet joreligjioze i hasim edhe në përditshmërinë në trajtë të radikalizmit ose okultizmit, por i hasim edhe në njohjen e të vërtetës religjioze dhe qasjes ndaj të vërtetave të besimit dhe ortopraktikës fetare. Qasjet shkencore-teknologjike nga njëra anë dhe ato mitologjike tradicionale nga ana tjetër relgjionit ia humbën ndiesinë dhe aktualitetin kohor dhe hapësinor.Vlera e analizave joreligjioze ndaj religjionit ështlë relative dhe e kushtëzuar për shkak se religjioni mund të kuptohet vetëm nëpërmjet religjiozes dhe religjionit. Në hulumtimin fetar subjekti dhe objekti duhet të jenë religjoze, që d.t.th. se subjekti duhet ta përjetojë fetaren. Subjekti që nuk është fetar e vret, e mbyt objektin religjioz të cilin e hulumton. Diskutimet apologjetike dhe juridike të fesë që moti janë shndëruar në diciplina të vdekura që përjetohen si përkujtime të mundimshme të religjoziteit të dikurshëm.  

    Çka është esenca e religjionit, cili është nervi bazë i tij dhe pse kemi nevojë për te? Feja ose religjioni nuk është dije abstrakte, përkundrazi ai është gnozë, është koncept i tërësishëm konkret dhe organik i i jetës personale dhe botës përreth. Tradita konstituive e Islamit religjionin e konsideron si dhuratë hyjnore mbinatyrore, mirëqenëse, të lirë dhe jo të huazuar. Është mbinatyrore për shkak se burimin e ka në Zotin; është mirëqenëse për shkak se vjen si rezultat i mëshirës hyjnore  që ka për qëllim vendosjen e alenacës me njeriun si krijesë kurorë e kreativitetit hyjnor; është i lirë për shkak se rrjedh prej lirisë së pakufishme të Zotit dhe është jo e huazuar për shkak se nuk jepet me pretendim ose me qëllim që ti kthehet por që me butësi të ngjallë besnikërinë, mirësinë dhe dashurinë ndaj Zotit.[2] Ajeti kuranor që flet për ekskluzivitetin e pranueshmërisë fetare para Zotit e karakterizon atë si nënshtrim absolut ndaj të Madhit, apo si përjetim i lirisë në skllevërinë e epiqendrës së qenësisë.[3] Ka të drejtë Dostojevski kur thotë se, unë jam realist dhe objektivist  i cili qëndron në shenjën e kalimit drejtë univerzalizmit religjioz brenda hapësirës së përbotshme historike.[4] Ai e pranon traditën perenniale fetare, që për te, është i prezentuar në institucionalizimin e fesë brenda kishës, por që nga ana tjetër është avangarde ndaj individualizmit dhe akademizmit të thatë në kontekst të idesë për religjionin dhe prezencën e saj në shtigjet e kulturës dhe shkencës botërore. Religjioni  i nevojitet njeriut që ai të zbulojë konceptin e qenësisë personale dhe të historisë botërore, që të mund të ndërlidhë konceptin personal  me atë të rendit botëror. Unë mendoj, thotë Dostojevski, se nëpërmjet të religjionit , nëpërmjet të gnozis-it (njohjes)  do të mundësohet zbulimi i sekretit të personit tim, do të më bëhet e qartë kush jam unë, prej nga kam ardhur; shpresoj se do të arrij ta kuptoj misterin e botës, me të cilën unë jam i lidhur në një mënyrë të drejtëpërdrejtë por të pakuptueshme për mua. Nëse nuk e kuptoj dot rendin dhe sistemin ekzistencial të botës, atëherë prezenca ime në histori do të jetë jointeresante, e dëshpruar dhe nuk do ta di se për cfarë arsye jetoj.[5]

    Vlerësimi për religjionin dhe religjiozitetin, do të thotë subjektin e të cilit i komunikohet shpallja,  i bërë nga ana e Dostojevsit është një klithmë që dikund me zë e dikund pa zë dëgjohet në të gjitha traditat fetare. Që nga humanizmi dhe renesansa  fetarët jetojnë brenda një shkëputje vulkanore ndërmjet kulturës dhe traditës amë shpirtërore dhe religjioze dhe  kulturës moderne, si një paradigmë sui generis e botës bashkëkohore. Kjo disharmoni është ndjekur  me kriza të shumta të identitetit që cdo person dhe grup fetar e ka përjetuar në trajta të ndryshme.

    A kemi analizë diskursive të religjionit…

    Diskursi paraqet trajtën se si një dije ose dukuri është e analizuar në shoqërinë konkrete historike dhe në institucionet shoqërore. Praktika diskursive, thotë Fuko ( Michel Foucault) karakterizohet me ndarjen e  fushës së objektit, përkufizimin e një perpsektive kanonike në kontekst të lëndës njohëse, përcaktimin e trajtës së analizës së konceptit dhe teorisë. Praktika diskursive nuk është trajtë e thjeshtë e prodhimit të diskursit. Ajo formësohet në tubimet teknike, në institucionet, në skemat e sjelljes, në tipet e përcjelljes, në format pedagogjike, të cilët së bashku me trajtësimin edhe imponohen dhe kultivohen.[6]  Vendosja e ndërlidhjes diskursive të teologjisë ose filozofisë së religjionit dhe si rrjedhë e tërë kësaj ortopraktikës fetare do të paraqesë kontekstualizimin dhe identifikimin real të fesë në shoqërinë aktuale njerëzore. Ndërsa nga ana tjetër do të dekontekstualizohet çdo element multiplikativ i identifikimit real të religjionit. Vetëm në këtë mënyrë religjioni ka mundësi të përfasqësojë ndjenjën  dhe emocionimin fetar si dhe vendzënien e kësaj ndjenje në kornizat e kulturës botërore.

    Në të kundërtën qasjet teorike të cilat nisen nga përfaqësimi vetëm i sinxhirëve të interpretimit, të cilat ndërtojnë formalizëm letrar e gjymtojnë diskursin fetar i cili nuk ka mundësi të jetë “ gjuhë” si ajo e letërsisë, jurisprudencës, apologjetikës…. Diskursi religjioz nuk është i organzuar sipas shembullit të gjuhës utilitare linguistike, por në te bëhet fjalë për një relacion të hapur, por sistematik ndërmjet:

    • ortopraktikës fetare si hapësinore, kohore bdhe shqisore ( dukuri)
    • dijes analitike, intelektuale e cila e përbën strukturën e zgjedhjes parapraktike, gjegjësisht sistemit konstituiv të dijes fetare dhe
    • përmasa ndiesore transcedentale pa të cilën cdo praktikë dhe intelektualizëm religjioz do të ishte jofetar.

    Allahu i Lartëmadhëruar në suren Asr në trajtë mjaftë të ngritur dhe hyjnore e përfaqëson këtë diskurs të religjionit i cili është bazë e sjelljes së homo religiozisit sipas shpalljes së fundit. Fuqia Krijuese urdhëron:

    Me emrin e All-llahut, Mëshiruesit, Mëshirëbërësit!

    “ Pasha kohën! Nuk ka dyshim se njeriu është në një humbje të sigurt. Me përjashtim të atyre që besuan, që bënë vepra të mira, që porositën njëri-tjetrin t’i përmbahen të vërtetës dhe që këshilluan njëri-tjetrin të jenë të durueshëm”. [7]

    Kjo sure e Kur’anit sqaron se njeriu me duart e veta e përgatit lumturinë dhe shkatërrimin e tij. Njeriu nuk shpëton prej përgjegjësisë nëse e fajëson kohën, shekullin, hapësirën. Diskursi kuranor kategorikisht e mohon arsyetimin e atyre që të mirën e kornizojnë në një kohë të caktuar, ndërsa dobësitë personale i përfaqësojnë si anomali të kohës kur jetojnë. Thënë shkurtë: Fisnikëria është në njeriun e jo në kohën.

    Në ajetin e parë të kësaj sureje Allahu Fuqiplotë betohet në kohën si koncept i korrjes njerëzore, si shtrydhje e lëngut njerëzor prej esencës krijuese të tij. Obligimi i besimtarit nuk është të jetë ithtarë i kohës, por pronar i saj. Personi që nuk është pronar i kohës, nuk mund ti shijojë begatitë e saj.[8]

    Vetëdija islame mbi kohën është në kontekst linear, që është tipike për religjionet e shpallura: koha fillon me krijimin dhe lundron deri në ditën e Gjykimit, mirëpo kjo kohë lineare në një mënyrë shndërrohet në lëvizje ciklike, gjegjësisht në “ rrugëtimin e besimtarëve të përkushtuar prej vendit të fillimit deri te vendi i kthimit”.[9]

    Për pasojë njeriu që nuk lështë i vetëdishëm për kohën ( e tashme dhe të kthimit) është i humbur. Kushtet bazë të shpëtimit janë dy: besimi dhe vepërmirësia e bazuar në të. Vepërmirësia e bazuar në besimin nuk është e koncentruar në një periudhë të caktuar kohore e përfshinë tërë gjininë njerëzore prej fillimit deri te kthimi. Islami i stolisur me besim të këtillë mund të përkufizohet si “ realitet eternal i vetëm i vlerave të pandryshueshme të njerëzimit”. Termi “amilu’s-salihat” ( vepërmirët, vepërmirësia) në Kur’an përdoret në shumë trajta të ndryshme. Në ajetet që flasin për vitet e para të shpalljes më tepër e thekson “ sjelljen me përgjegjësi[10], në vitet e mëpasme theksi i vepërmirësisë fetare është vatërzuar në “sjellje e nduarnduartë me besimin”, në periudhën e formimit të shtetit të Medines më tepër përqëndrohet në “ përmirësimin e vetes dhe të tjerëve”. [11]Përqëndrimi i fundit i vepërmirësisë në kontekstin kuranor e paraqet thelbin e këtij parimi të shpalljes dhe në te është universalizuar diskursi religjioz Islam për hapërimin e vepërmirësisë me kohën gjatë të gjitha periudhave të jetës njerëzore në faqen e dheut.

    Përderisa njerëzit që merren me teorinë e feve nuk arrijnë që atë ta bartin të dukuri të rëndësishme dhe të patjetërsueshme të kohës nëpërmjet të një diskursi efektiv religjioni nuk do të ketë vendin e merituar në shoqërinë njerëzore.

    Kalimi në mijëvjeçarin e ri u përjetua me shumë ngjarje mahnitëse. U përjetuan shumë tronditje kuptimore, proçeset kulturore dhe shoqërore e ndryshuan botën, u ballafaquam me kultura dhe subkultura të reja, me stile dhe simbolika të llojllojshme . Të gjitha këta ndryshime i sfidojnë antropologët, kulturologët, politikanët, sociologët, komunuikologët, etj. Mirëpo shumë rëndë arrijnë që të sfidojnë teologët që ata të shpëtojnë prej interpretimit imitues shterpë dhe të hapërojnë realisht me kohën kur jetojnë.

    Këtë hapërim unë nuk e kuptoj si interpertim i religjionit me fusha joreligjioze, përkundrazi si qasje e vërtetë religjioze ndaj fesë e kërkuar nga universaliteti i shpalljes dhe diskursit hyjnor.

    Është fakt se shoqëria e sotme rruzullin e orienton në bazë të ritmit të shpenzimit. Zoti kryesisht është një Fuqi, dikund jashtë, i mënjanuar jashtë saj. Ndërsa teologët dhe teorikët e religjionët më tepër merren me dogmën dhe folklorin fetar se sa me urtinë fetare, më tepër me parimetv e moralizimit shoqëror se sa me shpirtërinë.

    Qasja reale religjioze ndaj fesë duhet të jetë e përqëndruar në tri segmente bazë, edhe atë:

    1. Përfaqësimi intelektual dhe kohor i teologjisë ( shkencës mbi parimet besimore).
    2. Vendzënia reale e ortopraktikës ( ibadeteve) në shoqërinë bashkëkohore.
    3. Emocionimi dhe entuziazmi adhurues në përjetimin e fesë.
    1. Përfaqësimi intelektual dhe kohor i telogjisë

    Kohëve të fundit, dita ditës bëhet më e qartë se shekulli i kaluar ishte një shekull shumë i lëvizshëm për gjininë njerëzore. U bënë zhvillime në shumë lëmi por edhe dy luftëra shkatërruese botërore. Gjinia njerëzore u ballafaqua me katastrofa të ndryshme natyrore, me disbalancë të kushteve jetësore, sëmundje të ndryshme ngjitëse, epidemi.. tek të cilat në masë të madhe shkaktar ishte vet njeriu. Luksi i tepërt u ballafaqua me varfërinë e madhe. Të pasurit u pasuruan edhe më, ndërsa të varfërit edhe më u varfëruan. Kjo situatë ndodhi edhe në përmasat e kontinenteve dhe shteteve dhe si pasojë u paraqitën shtresa të panumërta të urrejtjes dhe padurueshmërisë mes shtresave dhe organizmave shoqërore. Njeriu sa më shumë e fuste në kontrol materien aq ma shumë bëhej rob i saj. Pikërisht për këtë siç u tha më lartë feja  mori trajtën e një dukurie që dita ditës i shtohej vlera dhe prezenca në shoqëri.

    Sot më feja , në të gjitha përmasat ka funkcionin e një modeli në perceptimin real të botës dhe në përcaktimin e vendvendosjes së njeriut në hemisferën botërore.

    Për rrjedhojë  është  më se e nevojshme që feja të jetë fukcionale. Nga aspekti i Islamit ky funkcionalitet e ka kuptimin e përfaqësimit të një botëkuptimi fetar të gatuar me mendësinë reale botërore. Që do të thotë ne si muslimanë edhe njëherë duhet të analizojmë mirë vehten dhe traditën tonë intelektuale nën lupin e kohës në të cilën jemi duke jetuar. Thënë ndryshe e kemi doemos që ta tejkalojmë veten dhe stereotipet e krijuara në historinë e mendimit dhe veprimit të gjeneratave të muslimanëve, të cilat nuk e kanë vulën e universalitetit kohor dhe hapësinor siç e ka Kur’ani.

    Kur’ani si shpallje hyjnore në rend të parë e organizon jetësimin e përditshmërisë njerëzore, ndërsa individit ia pasqyron qëllimin përfundimtar të jetës dhe e mëson që jetën ta shohë nga spektri i një tërësie vlerash. Shpallja, e cila në fillim individëve u ofron një filozofi jetësore, me kalimin e kohës shndërrohet në kulturë dhe identitet shoqëror.[12] Një pjesë e madhe e problemeve[13] fetare paraqiten për shkak të vendosjes jo të drejtë të raportit mes Kur’anit dhe njeriut. Kur’ani ka cilësitë e dhuruara nga Allahu xh.sh., të cilat e shpëtojnë nga fajësia në këtë realcion, që do të thotë se faji i keqkuptimit, keqinerpretimit assesi nuk është ndikuar nga Kur’ani, por nga njeriu. Burimi i Kur’anit është hyjnor[14], është i dërguar për udhëzimin dhe informimin e njerëzve në të vërtetat hyjnore[15], atij e pavërteta nuk mund t’i mvishet nga asnjë anë[16], nuk ka asnjë kundërshtim me natyrshmërinë njerëzore[17], është libër i fundit dhe i mbrojtur nga Allahu xh.sh.[18]. Kur’ani është burimi parësor i fesë dhe i sistemeve mendore të lidhura me Islamin.

    Siç u tha edhe më sipër, porosia kur’anore është universale dhe qëllimi i saj është udhëzimi dhe informimi i drejtë i të gjithë njerëzve. Mirëpo në këtë veprimtari Kur’ani është pasiv, ndërsa aktiv është njeriu, që d.t.th. se njeriu është krejtësisht i lirë ta pranojë ose mos ta pranojë këtë porosi. Parapëlqimi i cili do të bëhet me dëshirë të lirë e përbën pikën e parë të raportit të njeriut me Kur’anin. Pikërisht për këtë Kur’ani, si dhe bartësi i tij në shoqërinë njerëzore Muhammedi a.s., prej njeriut së pari kërkon që t’i besojë e më vonë të konsultojë dije kur’anore dhe ta sendërtojë atë në përditshmërinë e tij. Në mesin e ajeteve të para të zbritura hasim në tre ajete të cilat kanë të bëjnë me esencën e dërgesës hyjnore, Kur’anit dhe Pejgamberit. Ato janë: a) Përmasa e universalitetit të tyre, me qëllim që tërë njerëzimit t’ia përkujtojë praninë e Zotit; b) natyra e përbotshme e tyre dhe funksioni i udhërrëfyesit; dhe c) roli i shembullit dhe fjalës së bukur i prezentuar në to.[19]

    Muhammed Ikballi, në ndërtimin e mendimit të tij kritik ndaj gjendjes aktuale të mendësisë muslimane të kohës së vet, për referencë themelore ka marrë tërësinë kur’anore dhe me një varg konferencash shkencore dhe veprash të shkruara ka tërhequr vëmendjen për jetësimin urgjent të rrjedhave zhvillimore të mendësisë dhe intelektualitetit njerëzor edhe në hapësirën muslimane. Ai para së gjithash ka qenë për rianalizimin e mendimit fetar. Me Ripërtëritjen e mendimit fetar”, siç thotë edhe vetë, ai ka për qëllim që duke i qëndruar besnik traditës filozofike islame dhe duke u bazuar në zhvillimet shkencore në fusha, të ndryshme të rindërtojë filozofinë dhe mendësinë islame.[20]Ndryshimet dhe zhvillimet e paraqitura në fushën shkencore ndikuan që mendimi në botëvështrimin e Ikballit të ketë karakter dinamik e jo statik.

    Ikballi pohon se ka ardhur dhe ka kaluar koha e analizës dhe vlerësimit objektiv të themeleve të fesë islame. Edhe pse në disa raste do të kundërshtohemi  me të parët tanë, thotë Muhammed Ikballi, kjo çështje është domosdoshmëri[21]. E kaluara duhet të konsiderohet çështje e dijes e assesi çështje e doktrinës.[22]

    Muhammed Ikballi ripërtëritjen intelektuale dhe fetare të muslimanëve e analizon në dy etapa.

    Etapa e parë, e quajtur etapa e diagnostikimit, është shkalla e analizës së shkaqeve dhe faktorëve historikë dhe bashkëkohorë, të cilët i kanë shtyrë muslimanët në këtë gjendje që janë. Ndërsa etapa e dytë, etapa e shërimit, përmban ndryshimet dhe ripërtëritjen e muslimanëve nga aspekti doktrinar, politik dhe shoqëror. Do të thotë se ripërtëritja e mendimit islamik tek Ikballi me vete tërheq edhe ndryshimin dhe ripërtëritjen shoqërore të muslimanëve. Ajo që më së tepërmi e shtyu Ikballin të mendojë për ripërtëritjen është gjendja e mjeruar lëndore dhe kuptimore e muslimanëve në botë. Qëllimi kryesor i fesë, thotë Ikballi, qëndron në përmirësimin e individualitetit njerëzor dhe të shoqërisë ku ai jeton.[23] Për pasojë, përpjekja e Ikballit nuk është vetëm për gjetjen e Zotit, por njëkohësisht edhe për rehatinë e jetës së njeriut në këtë botë. I tërë korpusi mendor i Ikballit është i përqendruar në përforcimin e vetëbesimit dhe unit, si te muslimanët ashtu edhe te të gjithë njerëzit.

    Pikërisht për këtë nevojitet ndërtimi dhe struktuimi i çështjeve teologjike në bazë të prioriteteve  kohore. Këta modele të veprimtarisë intelektuale teologjike janë në përmbajtjene ajeteve kuranore. Teologjia islame  doemos duhet të thellohet pak më tepër në ontologjinë e njeriut , gjegjësisht duhet të krijojë një antropologji kuranore të modeluar me gjuhën e bashkëkohësisë. Teologjia klasike në masë të madhe e ka mbajtur në plan të dytë vullnetin dhe cilësinë krijuese/prodhuese të njeriut dhe atë në të shumtën e rasteve e ka diskutuar si njlë “robot” që deshti ose jo duhet të veprojë në bazë të urdhëresave apo ndalesave, të cilat në të shumtën e rasteve edhe nuk u sqaruan sa duhet. Për pasojë duhet të kemi një teologji e cila don të largohet prej diskursit shterpë të mesjetës dhe do të diskutojë njeriun duke patur parasysh ndërtimin psikologjik dhe rrethanat shoqërore të tij. Si e tillë teoria teologjike do të përfaqësojë filozofinë e jetës dhe do ti shërbejë njeriut në kuptimin e essences personale, në sistemimin  e jetës së tij, në kuptimin e mjedisit actual jetësor, në krijimin e prapavijës shpirtërore/kuptimore në ballafaqimin me problemet e ndryshme të jetës…

    Gjithashtu teologjia islame duhet të ripërtrijë teorinë e saj në lidhje me natyrën. Që nga shekulli i XVII shkenca ka përjetuar zhvillime marramendëse në kozmologji. Më është e pafalshme që kozmologjia të përdoret vetëm në ndërtimin e provave për argumentimin e Zotit ose për mposhtjen e provave ateiste në këtë fushë. Është e domosdoshme që të vatërzohet dhe të bëhet koshient se ai vetë është pjesë e gjithësisë dhe çdo prishje dhe disekuilibër kozmik do të thotë edhe shkatërrim I tij. Problemet bashkëkohore kozmologjike duhet të jenë pjesë e diskursit real të teologjisë islame.

    Tjetërsimi, tëhuajësimi dhe inferioriteti në korniza globale e muslimanëve duhet të diskutohet në përmasat e besimit dhe teorisë së besimit. Për shkak se shoqëritë muslimane kanë mbetur pa rrugëdalje në këtë arenë të zhvillimit marramendës të teknologjisë. Për pasojë ata e kanë humbur krijueshmërinë dhe prodhueshmërinë dhe janë strukur në imitimin e verbër të të tjerëve . Disa here ky imitim i ka ngritur , por shpeshherë kanë shërbyer si pilot programe të shteteve dhe shoqëriive të zhvilluara.

    Teologjia islame gjithashtu duhet të diskutojë krizat etike, lëkundjet shoqërore dhe keqpërdorimet religjioze.  Sa më shumë njeriu që duket I zhvilluar materialisht, aq më shumë e ndjen krizën e shpirtërisdë së tij. Besimi dhe teoria e besimit atij duhet t’I mundësojë një siguri ekzistenciale dhe cilësore.

    Çështjet sfiduese të etikës dhe bioetikës janë problemet bazë të teologjisë moderne. Pyetjet bioetike që e problematizojnë fillimin e jetës së njeriut, çështjet e abortusit, inzhenjeringut gjenetik, ushqimit të modifikuar gjenetik, klonimi, eutanazija, transplantimi I organeve, mbrojtja e mjedisit janë sfida të shkencës bashkëkohore por edhe të religjionit dhe teorisë teologjike. [24]

    Teologjia islame bashkëkohore doemos duhet të merret me këto çështje nëse ka dëshirë të hapërojë me zhvillimet reale të njerëzimit, në të kundërtën do të jetë e izoluar në korniza të grupimeve të vogla të prira nga vetëdija getoiste.

    • Vendzënia reale e ortopraktikës ( ibadeteve) në shoqërinë bashkëkohore.

    Kur’ani përkushtimin e vërtetë ndaj Krijuesit( ibadet) dhe dorëzimin e lirisë në duart e të Lartmadhëruarit (abd) e ka stilizuar prej rrënjës së njëjtë të gjuhës arabe a-b-d. [25] Fjala “ibadet” në aspekt gjuhësor d.t.th. përkushtim, modesti, respekt, adhurim, skllevëri Ndërsa në përmasën fetare islame  ka kuptim të sjelljes përkushtimore të besimtarit për të arrritur kënaqësinë e Allahut xh.sh. , shkalla më e lartë e modestisë dhe respektit ndaj Allahut xh.sh., të veprave dhe adhurimeve nëpërmjet të cilave arrihet afërsia maksimale ndërmjet njeriut dhe Allahut.[26] 

    Në çdo periudhë të jetës së njeriut në faqen e dheut ai ka ndjejtur nevojën për përfaqësimin e besimit të tij ndaj Fuqisë Krijuese , që e ka emërtuar dhe parafytyruar në trajta të ndryshme. Një realitet të tillë e provon edhe antropologjia kulturore jo vetëm në fetë e shpallura por edhe në ata më primitivet. Studjimet psikologjike vërtetojnë se ndjenja fetare dhe ndjenjat e përkushtimit, respektit dhe dashurisë ndaj Absolutit janë të lindura. Si rrjedhojë ortopraktika fetare nuk është vetëm kërkesë hyjnore por edhe element struktural i qenies njerëzore.Karakterologjia humane nuk kënaqet me  atë që lidhja mes njeriut dhe Zotit të jertë e përqëndruar vetëm në disa koncepte abstrakte por edhe në lëvizje dhe praktikë konkrete. Nëpërmjet të ibadeteve feja kalon prej përmasës abstrakte në atë konkrete. Ndryshe nga fetë tjera, Islami ibadetet nuk i ka përkufizuar vetëm me lëvizje simbolike por ata i ka bartur në të gjitha sferat e jetës, gjegjësisht e ka ibadetizu jetën e njeriut.[27] Si pasojë e një botëkuptimi jetësor të tillë, siç thotë edhe Muhammed Ikballi, njeriu e vendos në zemër Fuqinë Krijuese dhe i shtohet vetëdija për realitetin e gjërave përreth vetes. Krahas shtërngimeve dhe relaksimeve etike që i ka në vehte ai është më i thiruri prej krijesave që të inkuadrohet në vazhdimësinë krijuese të Krijuesit.[28]

    Njeriu, sipas Ikballit, ka vetëdije për unin dhe kjo vetëdije e tij ka disa gjendje përmbajtjesore që janë në lidhje të ngushtë mes vetes. Nga aspekti i unëve të ndarë, çdo njeri është krijesë që mendon, beson, ndien dhimbje, ka qëllime dhe vlerëson alternativat. Thënë ndryshe janë krijesa që kanë gjendje të caktuara shpirtërore dhe intelektuale. Përvoja e unit është një përvojë e cila pandërprerë është në zhvillim, në vazhdimësi ndryshon dhe kalon prej një përmase në tjetrën. Uni ose egoja paraqitet si bashkësi e gjendjeve intelektuale ose përmbajtjeve shpirtërore tona. Këto përmbajtje nuk ekzistojnë dot të ndara njëra prej tjetrës. Secila pre tyre ndikon në tjetrën ose e sqaron atë. Tërësia e intelektit dallohet nga tërësia fizike. Përderisa trupi i njeriut është i varur prej hapësirës, intelekti nuk është i tillë. Cilësia parësore e unit njerëzor është tërësia dhe uniteti i përmbajtjeve të tij.

    Intelekti njerëzor gjithashtu edhe dallohet me unitetin e përfundimit për çështje të caktuara. Për të arritur deri te një përfundim i caktuar intelekti duhet njëlloj të besojë në të gjitha premisat e analogjisë logjike. D.t.th. përderisa të dy premisat nuk dalin nga i njëjti intelekt përfundimi nuk është i drejtë. Për pasojë gëzimi, shijet, brengat dhe ndjesitë janë të një intelekti ose vetëdijeje, e assesi e dikujt tjetër dhe si të tilla janë kahe të ndryshme të të njëjtit unë. Pikërisht për këtë askush nuk mund të vendosë për askënd. Asnjë unë nuk mund ta përjetojë përvojën e unit tjetër. Ikballi në përcaktimin e esencës së unit është bazuar në mendimet e William Jamesit. W. Jamesi gjendjen vetëdijesore e cilëson si “lumë i mendimit”. Në rrjedhën e këtij lumi ka hallka të ndryshme të cilat i bashkëngjiten rrjedhës së aktivitetit të intelektit dhe formojnë një zinxhir. Në këtë pikë uni bëhet ndjenjë e individualitetit dhe e paraqet një pjesë të sistemit tonë mendor. Lëvizja e vazhdueshme dhe aktiviteti i unit e përbën përvojën e brendshme, ndërsa ajo inkuadrimin e unit në proceset jetësore. Kur njeriu percepton diçka, kur e shpreh mendimin në lidhje me diçka ose kur e përdor dëshirën e tij, ai është ballë për ballë me unin e tij. Uni për Ikballin është energji orientuese e trajtësuar dhe sistematizuar nga përvoja e brendshme.[29] Kur’ani në lidhje me detyrën nxitëse dhe drejtuese të unit, thotë Ikballi, i përdor këto fjalë: pyesin ty për shpirtin. Thuaj: Shpirti është çështje që i përket vetëm Zotit tim, e juve ju është dhënë fort pak dije.[30]

    Ikballi në komentimin e këtij ajeti i përdor termet “halk” (krijim) dhe “emr” (urdhër, drejtim). “Halk”, thotë Ikballi, d.t.th. krijim, ngjarje; ndërsa “emr”, drejtim, orientim. Kur’ani edhe për krijimin edhe për drejtimin thotë se janë të Zotit.[31]

    Duke u mbështetur në ajetin 85 të sures Isra, Ikballi thotë se esenca e vërtetë e shpirtit është cilësia e nxitjes dhe e dirigjimit. Kjo cilësi e bën të  domosdoshëm shpirtin që të jetë krijesë e thjeshtë (jo e përbërë) dhe me unitet të vetin.[32] Ndërsa  në komentin e ajetit, Isra 84[33] fjalën ja’melu (vepron, sillet), e kupton si cilësi esenciale të krijimit tonë dhe thotë se personi i vërtetë i jonë nuk është “gjë” por është “veprim” (akt). Është ky një veprim i vazhdueshëm, në lëvizje, ndikon dhe ndikohet, dëshiron dhe ka një qëllim të caktuar. Përvoja e unit është sistemi i veprimeve të cilat janë të lidhura mes vetes dhe të cilat mbahen në unitet nga një qëllim drejtues i tyre. I tërë realiteti i tij është i fshehur në sjelljen drejtuese, orientuese të tij. Për rrjedhojë unin tim duhet ta kuptoni dhe ta vlerësoni sipas vendimeve që i marr, sjelljeve të vetëdijshme dhe në bazë të qëllimeve dhe synimeve të mia.[34]

    Besimtari në mendimin dinamik të Ikballit është tejet serioz edhe në punët e kësaj bote. Ai, përtacinë e cila e tërheq shoqërinë drejt shkatërrimit dhe lënien mënjanë të çështjeve të kësaj bote duke e treguar si shkak devotshmërinë, i satirizon në poezinë e quajtur Namazi i Robërve”.[35]

    Besimtari turk pas namazit më pyeti:

    Pse imami i juaj është kaq i ngadalshëm në ibadetin?

    Mbrojtësi i besimit që ishte i lirë, s’e kuptoi dot namazin e robërve.

    Njerëzit e lirë kanë të bëjnë edhe shumë punë

    Por ç’të bënte robi i gjorë larg ibadetit?”

    Është më se e qartë se në sistemin mendor të Ikballit ka një dinamikë të pashoq. Ai krahas mendimit, rëndësi të veçantë i kushton edhe veprimit, pasi është i mendimit se Kur’ani i kushton më tepër kujdes veprimit se sa teorisë. Konstelacioni i tillë i mendimit të Ikballit është i ndikuar prej disa shkaqeve historike dhe sociologjike. Veprimi ishte mënyra e vetme se si Ikballi do të kishte mundësi ta zgjonte dhe freskonte popullatën e hapësirës ku ai jetonte. Para se të fliste për gjërat tjera, Ikballi kishte nevojë që njeriut të nënqiellit të vet, i cili e kishte humbur unin t’i mundësonte ta përfitojë përsëri atë. Ai pothuajse në tërë opusin e shkrimeve të veta me një metodë mjaftë ndikuese flet për përforcimin e unit dhe kthimin e vetëbesimit tek muslimanët.

    Ja pra në këtë mënyrë Muhammed Ikballi nëpërmjet të dinamizimit të un’it njerëzor në veprimtarinë horizontale botërore e fut ortopraktikën fetare si element bazë të zgjimit dhe zhvillimit ose ndryshimit njerëzor. Ai, si edhe shumë filozofë të besimeve të tjera, është i vetëdishëm se vetëm shpirti, gjegjësisht un’i i qetë ka mundësi të gjenerojë energji pozitive.

     Adhurimi ( Ibadeti) në jetën e njeriut nuk paraqet çështje të rastësishme dhe kalimtare, por është çështje bazike dhe e kuptimtë  ejetës së njeriut. Më saktë Kur’ani në shumë vende flet për adhurimin e tërë ekzistencës  në trajta të ndryshme dhe me një fjalë e përfasqëson ibadetin si qëllim kryesor dhe çekrek elementar të jetës së njeriut në këtë botë. Nëpërmjet të nënshtrimit, përkuljes, lutjes dhe ibadetit tërësia qenësore e tregon përkushtimin  e vet ndaj Fuqisë Krijuese.[36] Njeriu për dallim nga të gjitha qeniet tjera e adhuron Allahun xh.sh. me vetëdije dhe dëshirë të lirë dhe nëpërmjet të kësaj arrinë të ngritet në përmasën e shfrytëzuesit të begative hyjnore të krijuara nga Zoti dhe të lartësohet në platformën e krijesës më të përsosur.
    Shpesh ka ndodhur që njeriu gjatë periudhave të ndryshme të largohet prej kësaj ortopraktike fetare dhe të devijojë. Me devijimin prej qëllimit të qenësisë , në dimension ideor, praktik dhe etik, ballafaqohet me degradim të njerëzishmërisë dhe karakterit esencial të vetë qenies njerëzore. Me një situatë të ngjashme jemi të ballafaquar në periudhën bashkëkohore, ku njeriu i tëhuajësuar dhe tjetrtësuar prej adhurimit të vërtetë të Zotit orientohet në adhurime të tjera të cilat nuk kanë esencë të shpalljes dhe hyjnisë.

    Njeriu nëpërmjet të ibadetit e pranon pushtetin ontologjik të Zotit mbi individualitetin e tij  dhe hyn në një nduarnduarsi etike me Të. Ai e përjeton pozitën e vërtetë të tij në ekzistencë, fuqinë dhe kufijtë e fuqisë së tij.

    Adhurimi gjithashtu është një obligim intelektual dhe ndërgjegjësor. Individët që kanë ndërgjegje të pastër dhe arsye të shëndoshë e kuptojnë qartë vërtetësinë e përkuljes ndaj Allahut xh.sh dhe nuk ka problem me nënshtrimin. Ibadetet në fenë islame janë relacion me të shenjtën dhe shprehje e fetarësisë së pastër dhe si pasojë në personin  e njeriut e krijon një hapësirë psikologjike përplotë me entuziazëm kuptimor, qetësi shpirtërore dhe motivacion absolut për jetë. Adhurimi e bën të kuptimtë jetën, vdekjen dhe përmasat tejfizike, gjegjësisht jetën pas vdekjes. A ka mundësi më të mirë për njerëzishmërinë e kësaj krijese të krijuar në trajtën më të bukur?

    • Emocionimi dhe entuziazmi adhurues në përjetimin e fesë

    Zhvillimi marramendës i teknologjisë dhe zbulimi i përditshëm i çështjeve të reja materiale nga njëra anë ia lehtëson jetën njeriut brenda kufijve botërore, mirëpo nga ana tjetër ia harron dhe ia neglizhon veten e tij. Njeriu përballë makinave të llojlloshme dita ditës zvogëlohet dhe e humb peshën e tij. Për pasojë e tërë filozofia jetësore e njeriut është e koncentruar në përkapjen dhe mësimin e drejtë të drejtimit të makinerisë fizike për kontrolimin e botës. Vlerat, pa të cilat dikur as që mund të mendohej jeta dhe të cilat e stolisnin shpirtin dhe etikën e njeriut, siç janë: feja, poezia, etika, muzika, u hodhën në plan të dytë dhe të pakta janë zërat të cilët pëshpërisin për to. Një praktikë e tillë shoqërinë njerëzore e shndërroi në vend të padurueshëm për jetë, ia humbi karakterin humanitetit dhe dashurisë ndërnjerëzore.

    Në këtë situatë njeriut i nevojitet të mësojë deshifrimin e topografisë së brendshme të tij dhe duke fituar forcën prej brendie ta rikthejë vetëbesimin dhe të bëhet zotërues i unit të vet.

    Hazreti Mevlana[37] njeriut ia tregon rrugën drejtë origjinës së tij dhe nëpërmjet të saj e afron në dashurinë ndaj Zotit. Nëpërmjet dashurisë së vërtetë i mundëson të shohë tërësinë dhe të mos humbet në pjesën. Ai si një mjeshtër i mirë e jep planin e bashkimit të pjesëve të ndara, dhe i pajton “un”-ët e ndara. Ai në veprën e tij në mënyrë fascinante i paraqet pikat e përbashkëta të njerëzve dhe nëpërmjet të stërvitjes kuptimore u mundëson të mos mendojnë për dallimet dhe mëngësitë e tjetrit. Një botëvështrim i tillë përgatit fushën e mirëkuptimit të ndërsjellë në shoqërinë e gjithëmbarshme njerëzore.

    Nëse shëtitemi në faqet e veprave të shkruara nga ana e Mevlanës do të shohim se secila prej tyre paraqet një disiplinë ose art në vete, ndërsa ajo që i bashkon të gjitha është sfondi i shëndoshë filozofik-teologjik dhe sistematik. Vet ai në Mesnevi thotë kështu:

    Sekreti im, nuk është larg prej rënkimit tim

    Mirëpo nevojitet dritë në sy që ta sheh, aftësi në vesh që ta dëgjojë”.

    D.t.th. se ai në veprimtarinë e tij ka të fshehur një sfond mendor dhe artistik që në vargjet e mësipërme është e shprehur me simbolet e syrit dhe të veshit. Mirëpo kuptimi dhe pranimi i këtij sekreti, mesazhi ose ndjenje është i kushtëzuar me aftësinë e shikimit dhe dëgjimit të shëndoshë.

    Në brendinë e shprehjeve të Mevlanës ka një kuadro mjaft të pasur të mendimtarëve të cilët janë të prezentuar në role të ndryshme por në hijen e sistemeve të tyre filozofike. Ai Pitagorën, Platonin, Galenin, Feriduddin Attarin, Raziun dhe fytyra tjera të perëndimit e të lindjes i përmend si personalitete mjaft të njohura për të. Ndërsa numri i filozofëve, poetëve dhe dijetarëve që ua ka prezentuar vetëm mendimet është shumë i madh. Thënë shkurt ai veten e prezenton brenda brumit teleologjik artistik-filozofik të kohës kur ka jetuar dhe më parë. Ai thotë kështu:

    “Mu si kompasi, ne njërën këmbë e kemi të ngulur në fe

    ndërsa këmba tjetër i shetit shtatëdhjetë e dy besime e mendime”.

    Krahas kësaj nuk duhet të harrohet se Mevlana padyshim në veprat e tij frymëzimin më të thellë e ka marrë prej shpalljes. Djali i tij Sulltan Veledi për Mevlanën dhe mistikët e ngjashëm me të thotë: “Poezia e miqve të Zotit nuk është asgjë tjetër përveç se sqarim i sekreteve të shpalljes. Ata e shkrijnë unin e tyre dhe ekzistojnë me Zotin”. Shpallja në poezinë dhe veprën e Mevlanës gjithmonë e ruan dydimensionalitetin e saj. Ai asnjë shtresë të qenësisë nuk e nxjerr jashtë kapshmërisë së revelatës. Në veprën e tij Fihi Ma Fih në lidhje me shpalljen ai thotë: “Kur’ani ka dy anë. Disa e diskutojnë njërën kurse disa të tjerë tjetrën. Që të dyja janë të vërteta dhe të drejta, meqë Zoti i Lartë ka dëshirë që të dyja palët të shfrytëzojnë atë. Për shembull, nëse një grua ka burrin dhe një foshnje në gji, gruaja prej të dyve ndjen kënaqësi por në forma të ndryshme. Kënaqësia e foshnjës është në qumshtin e nënës, ndërsa kënaqësia e burrit në bashkëshortësinë. Njerëzit janë ithtarë të një rruge. Secili ka mundësi të kënaqet me dukshmërinë e Kur’anit dhe të pijë qumësht prej tij. Vetëm për të pjekurit në kuptimet e Kur’anit ka një kënaqësi të posaçme dhe atë e kuptojnë vetëm ata”.

    Simbolet e prezentuara në veprën e Mevlanës i përfaqësojnë pothuajse të gjitha traditat intelektuale dhe religjioze të kohës së tij dhe më parë. Si pasojë Mevlana në veprën e tij tregon në mënyrë mjaft artistike se të menduarit nuk është tubim i diturive prej vendeve të ndryshme dhe prezentim i tyre në letër, me vërejtje se bleta nuk ka mundësi të bëjë mjaltën pa i shëtitur disa kopshte me lule të ndryshme. Njëlloj siç bleta nektarin e tubuar prej luleve të ndryshme e transformon në mjaltë, ashtu edhe mendimtari atë e bën me mendimet, thotë Mevlana.

    Kopshtet me lule të shëtitura nga ana e Mevlanës janë shumë, por edhe lulet brenda tyre janë të shumëllojshme. Mevlana si bleta e tubon nektarin prej luleve të ndryshme dhe njerëzimin i paraqet mjaltën shëruese dhe të këndshme të humanizmit teocentrik.

    Njeriu i cili do ta gjejë veten dhe duke gërryer në thellësitë e ndërgjegjes dhe vetëdijes së shëndoshë do të edukojë si duhet unin e tij do të përfitojë një platformë të artë të lumturisë. Do të përfitojë platformën e ëmbël të shijes së besimit dhe nënshtrimit më të Madhit. Do ti kuptojë prej fillimit njeriun, gjërat dhe do të njohtohet me komentin metakozmik të tyre. Thënë shkurtë do të qëndrojë karshi Realitetit të urtë të ekzistencës.

    Këtë ese te shkurter kam deshire ta përfundoj me disa fjale te amshueshme te Mevlana Xhelaluddin Rumiut qe asnjehere nuk e kane humbur aktualitetin e vet:

     Bëhu si lumi në bujari dhe ndihmë,

    Bëhu si dielli në zemërgjerësi dhe mëshirë

    Bëhu si nata në mbulimin e mëngësive të tjetrit,

    Bëhu si i vdekuri në hidhërim dhe kërcënim,

    Bëhu si dheu në modesti,

    Bëhu si deti në mirëkuptim,

    Si do që të bëhesh,

    Ose duku ashtu si je

    Ose bëhu ashtu si dukesh.

    R E Z I M E

    Situata religjioze në botën e sodit karakterizohet me dy pika ekstremisht të kundërta me njëra tjetrën: nga njëra anë radikalizmi dhe fanatizmi luftarak- që nuk e ka për dert edhe vrasjen e njerëzve të pafajshëm në rrugë po edhe nëse i takojnë relgjionit të njëjtë, ndërsa nga ana tjetër neglizhenca fetare si dhe besimi sinkretist herë pas here i stolisur me ezoterizmin dhe okultizmin misterioz.

    Është fakt se shoqëria e sotme rruzullin e orienton në bazë të ritmit të shpenzimit. Zoti kryesisht është një Fuqi, dikund jashtë, i mënjanuar jashtë saj. Ndërsa teologët dhe teorikët e religjionët më tepër merren me dogmën dhe folklorin fetar se sa me urtinë fetare, më tepër me parimetv e moralizimit shoqëror se sa me shpirtërinë.

    Qasja reale religjioze ndaj fesë duhet të jetë e përqëndruar në tri segmente bazë, edhe atë:

    1.Përfaqësimi intelektual dhe kohor i teologjisë ( shkencës mbi parimet besimore).

    2.Vendzënia reale e ortopraktikës ( ibadeteve) në shoqërinë bashkëkohore.

    3.Emocionimi dhe entuziazmi adhurues në përjetimin e fesë.

    Njeriu i cili do ta gjejë veten dhe duke gërryer në thellësitë e ndërgjegjes dhe vetëdijes së shëndoshë do të edukojë si duhet unin e tij do të përfitojë një platformë të artë të lumturisë. Do të përfitojë platformën e ëmbël të shijes së besimit dhe nënshtrimit më të Madhit. Do ti kuptojë prej fillimit njeriun, gjërat dhe do të njohtohet me komentin metakozmik të tyre. Thënë shkurtë do të qëndrojë karshi Realitetit të urtë të ekzistencës.


    [1] Gazali, Ebu Hamid, The Alchemy of Happiness, Lahor, 1964, f.17.

    [2] Hafizoviç, Reshid, Teoloski Traktati o Naçelima Islamske Vjere, Sarajevo 1996, f.9.

    [3] Al-i Imran, 3:19.

    [4] Dostojevski, F.M., Ruska Religijska Filozofija i F.M. Dostojevski, përgatiti: N. Berdjajev, Beograd 1982, f. 7.

    [5] Dostojevski ka qenë prej ndjekësve, sic thotë edhe vetë, i gnostikëve lindor të kishës ortodokse sic janë  Origeni, Klimenti i Aleksandrisë etj., të cilët kanë qenë ngushtë të lidhur me filozofinë pereniale  dhe përvojën religjioye të pastër. Tek ta si edhe te Dostojevski, relacioni sublim fetar mes krijesës dhe Krijuesit ka qenë i eksponuar realisht dhe pa institucionalizim e komente të anshme. Shiko: Dostojevski, po aty. f. 17.

    [6] Fuko, Mishel, Rijeçi i stvari, Beograd, 1971, f.141-181; 383-425.

    [7] Asr, 103:1-3.

    [8] Islamoglu, Mustafa, Hayat Kitabi Kur’an , Istanbul pa datë, f. 1299

    [9] Allahu i Lartëmadhëruar në suren Bekare urdhëron: “Të cilët, kur i godet ndonjë e pakëndshme thonë: “Ne jemi të All-llahut dhe ne vetëm tek Ai kthehemi”! Të tillët janë që te Zoti i tyre kanë bekime e mëshirë dhe të tillët janë ata të udhëzuarit në rrugën e drejtë”.Bekare, 2:156-157.

    [10] Duke filluar prej ajetit të dytë të sures Bekare  që e shpreh devotshmërinë para udhëzimit, Kurani është bazuar në vetëdijen e përgjegjësisë dhe etikës dhe këtë e shpreh nëpërmjet të aksiologjisë dhe justifikimit hyjnor.

    [11] Islamoglu, Mustafa, po aty.

    [12]    Dërgimi e pejgamberit shpalljes hyjnore ia ka mundësuar kapshmërinë njerëzore, do të thotë, fjala trancendentale e Zotit është mishëruar në Pejgamberin dhe e ka përfituar vlerën funksionale brendahistorike. Këtë përmasë individuale të shpalljes, Pejgamberi a.s. që prej ditëve të para ua ka bartur shokëve-as’habëve të vet dhe si pasojë shpallja është socializuar, që do të thotë se ka marrë trajtën e rregullimit dhe sistematizimit të shoqërisë njerëzore, ndërsa me gjeneratat vijuese të muslimanëve shpallja ka përfituar përmasën e një kulture dhe qytetërimi të caktuar. Pikërisht për këtë prerja me neshter e çdonjërës prej këtyre përmasave, që shpeshherë është e inicuar si kthim drejtë pastërtisë absolute ose puritanizmit fetar e lë të gjymtë botëkuptimin fetar dhe shkakton ndërprerje të vazhdimësisë historike dhe mëkëmbëse të mendimit fetar.

    [13]    Më i kënaqur do të isha sikur këtu në vend të problemit të kisha përdorur termin kur’anor sëmundje, pasi çështja drejtpërsëdrejti ka të bëjë me përmasën metafizike të sëmundjes. “Në zemrat e tyre kanë sëmundje, e Allahu u shton sëmundje edhe më shumë, e për shkak se ata përgënjeshtruan, pësojnë dënim të dhembshëm”. El-Bekare, 10.

    [14]    Ne e zbritëm atë në natën e Kadrit”. El-Kadr, 1.

    [15]    “Muaji i Ramazanit që në te shpallet Kur’ani, që është udhërrëfyes për njerëz dhe sqarues i rrugës së drejtë dhe dallues (i të vërtetës nga gënjeshtra)” el-Bekare, 185.

    [16]    “Atij nuk mund t’i mvishet e pavërteta nga asnjë anë; është i zbritur prej të Urtit, të Lavdishmit”. Fussilet, 42.

    [17]    “A nuk e përfillin ata Kur’anin? Sikur të ishte prej dikujt tjetër, përveç prej Allahut, do të gjenin në te shumë kundërthënie”. En-Nisa, 82.

    [18]    “Ne me madhërinë Tonë e shpallëm Kur’anin dhe Ne gjithsesi jemi mbrojtës të tij”. El-Hixhr, 9.

    [19]    “Ne nuk të dërguam ty ndryshe vetëm se për të gjithë njerëzit myzhdedhënës dhe tërheqës i vërejtjes, por shumica e njerëzve nuk e dinë”. Es-Sebee, 28; Ai që ia shpalli Furkanin (Kur’anin dallues të së vërtetës nga e pavërteta) robit të vet që të bëhet pejgamber i botës është i madhëruar”. El-Furkan, 1. “Thuaj: Nëse e doni Allahun, atëherë ejani pas meje që Allahu t’ju dojë, t’ju falë mëkatet tuaja, se Allahu është që fal shumë, mëshiron shumë”. Ali Imran, 31. “Thuaj: Unë jam vetëm njeri sikur edhe ju , mua më shpallet se vetëm një Zot është Zoti juaj, e kush është që e shpreson takimin e Zotit të vet, le të bëjë vepër të mirë, e në adhurimin ndaj Zotit të tij të mos e përziejë askë”. El-Kehf, 110. “Ju e kishit shembullin më të lartë në të dërguarin e Allahut, kuptohet, ai që shpreson në shpërblimin e Allahut në botën tjetër, ai që atë shpresë e shoqëron duke e përmendur shumë shpesh Allahun”. El-Ahzab, 21. “A nuk ke kuptuar se si Allahu bëri shembull: fjalën e mirë si pema e mirë që rrënjët e saj janë thellë e degët e saj janë lart në qiell”. Ibrahim, 24.

    [20]       “Në këto ligjërata, thotë Ikballi, të organizuara me kërkesë të Shoqatës Muslimane në Madras dhe që janë mbajtur në Madras, Hajdarabad dhe Aligarh, jam orvatur t’i përgjigjem, ndonëse pjesërisht kësaj kërkese të pavonueshme, duke u përpjekur të përtërij filozofinë fetare islame, duke pasur denjësisht në konsideratë traditat filozofike të Islamit dhe përparimit më të ri në fushat e ndryshme të njohjes njerëzore”. Ikbal, Muhammed, Ripërtëritja e mendimit fetar ne islam, përkth. Nexhat S. Ibrahimi, Shkup 2006, f. 10.

    [21]       Po aty, f. 89-95.

    [22]       Po aty, f.163-168.

    [23]       Po aty, f. 127.

    [24] Më gjerë në lidhje me këto çështje shih: Hafizoviç, Reshid, Savremene Akaidske Teme II, Sarajevo 2006.

    [25] Allahu xh.sh. në Kur’an edhe për rrugëtimin e Pejgamberit a.s. prej Mekkës deri në Jerusalem për një pjesë të natës ( Isra) e përdor epitetin “ abd” për Muhammedin a.s.. Si duket rastin më metaracional dhe më përjetues nga aspekti i besimit për ndjekësit e Pejgamberit a.s., Isra’në dhe Miraxh’in, Allahu i Lartmadhëruar  ia materializon vetë Pejgamberit në pozicionimin e robit. Shpeshherë kur përmendet Pejgamberi a.s. logjika e drejtë kërkon që të pranojmë se epiteti më i lartë i tij ishte profetësia, që është çështje e zgjedhjes hyjnore. Mirëpo Allahu xh. sh. epitetin e përkushtimit të Pejgamberit e sheh si më të lartë nga aspekti i lidhjes mes njeriut dhe Zotit. Në ajet thuhet: “Pa të meta është Lartmadhëria e Atij që robin e Vet e kaloi në një pjesë të natës prej Mesxhidi Haramit (prej Qabes) gjer në Mesxhidi Aksa (Bejti Mukaddes), rrethinën e të cilës Ne e kemi bekuar, (ia bëmë këtë udhëtim) për t’ia treguar atij disa nga argumentet Tona.Vërtet, Ai është dëgjuesi (i fjalëve të Muhammedit), pamësi (i punëve të Muhammedit)”. Shiko: Isra, 17:1.

    [26] Në lidhje me përkufizimin e ibadetit shiko: Xhurxhani, Sejjid Sherif, Kitabu’t-Tarifat, Bejrut 1403/1983, f.146.

    [27] Në një ajet të Kur’anit urdhërohet: “Thuaj: “Namazi im, kurbani im, jeta ime dhe vdekja ime janë thjesht për All-llahun, Zotin e botëve. En’am, 6:162

    [28] Ikball, Muhammed, Ripërtrirja e mendimit fetar në islam, Shkup 2006, f.115-120.

    [29]       Ikbal, po aty, f.135-6.

    [30]       Isra, 17:85.

    [31]       “Vërtet Zoti juaj, Allahu është Ai që krijoi qiejt e tokën brenda gjashtë ditësh, pastaj qëndroi mbi Arsh, Ai e mbulon ditën me natën, që me të shpejtë e kërkon atë, edhe dielli, edhe hëna e edhe yjet, i janë të nënshtruar urdhrit të Tij. Ja, vetëm Atij i takon krijimi dhe urdhri. I madhëruar është Allahu. Zoti i botëve”. A’raf, 7:54.

    [32]       Ikbal, po aty, f.136

    [33]       “Thuaj: Çdokush vepron sipas hamendjes së vet, dhe vetëm Krijuesi juaj e di kush është në rrugë të drejtë”. Isra 17:84.

    [34]       Ikbal, po aty, f. 137.

    [35]       Muhammed Ikballi këtë poezi e ka shkruar si përgjigje për kryetarin e komisionit të Gjysmëhënës së Kuqe të Republikës së Turqisë, e cila në vitin 1935 e kishte vizituar Lahoren dhe së bashku me Ikballin kishin shkuar të falin namazin në një xhami të qytetit. Imami i xhamisë e kishte zgjatur tepër faljen, ndërsa pas përfundimit të namazit kryetari i delegacionit turk e kishte pyetur Ikballin për shkakun e zgjatjes së namazit e Ikballi është përgjigjur me këtë poezi. Shiko: Ikbal, Muhammed, Armagan-i Hicaz, f. 207.

    [36] Ra’d, 13:15; Nahl, 16:48; Isra, 17:44; Rahman, 55:5-6;

    [37] Mevlana Xhelaleddin Rumiu lindi në Belh në vitin 1207. Ai është prej dijetarëve më me emër të mijëvjeçarit të dytë. Qysh si fëmijë së bashku me familjen nën udhëheqjen e babait të tij Bahauddin Veledit (v. 1231) u shpërngulën prej Belhi dhe pas një udhëtimi të gjatë u vendosën në Konjë, Anadoli. Një kohë të gjatë Mevlana ligjëroi në medresetë më të famshme të Konjës dhe deri në takimin me Shems-i Tebriziun në vitin 1244 vazhdoi të kryejë detyrën e tij të mësimdhënësit. Pas takimit me Shemsin jeta e tij ndryshoi në tërësi, ai u largua prej medresesë dhe u zhyt në disiplinat ezoterike.Vdiq në vitin 1273. Vepra më e njohur e tij pa dyshim është Mesnevi, ndërsa shkroi edhe vepra të tjera si: Divan-i Kebir, Mexhalis-i seb’a, Fihi ma Fih, etj.. Më gjerë shiko: Eflaki, Ahmed, Menakibu’l-Arifin, përkth. Në turq. Tahsin Jayixhi, f.1/8,16, 17, 40; Sipehsalar, f. 19; Sultan Veled, Istidatname, f. 195-96.